Ölüler Evi’nden Bir Mesaj
Sanki “barış zamanında” yazıyormuş gibi hissettiğini söylüyor Fallada. Berlin’e bombalar yağarken, Strelitz’deki hücresinde oturuyor ve hayatına mal olabilecek anılarını yazıyor. Tüm samimiyetiyle, kendi çelişkilerine de kapılarak Nazi Almanyası’nı anlatıyor. Sonunda bu notlar da önemsiz, hatta başarısız geliyor ona; çünkü yaşadıklarına kıyasla yazdıkları çok hafif. Ama yine de dediği gibi: “Yazarak zehrimi kustum.”
Peki Ölüler Evi’nden gelen bu mesajdan ne anlamalıyız? 1944 sonbaharında yazılan Ülkemde Bir Başıma, bir özdeğerlendirme egzersizinden, iç gözlemsel bir monologdan çok daha fazlası. Hayali bir okuyucuyla muhatap oluyor Fallada ve elindeki tüm edebî araçları kullanıyor. Geçmişi işleme çabasının önemli bir kısmı da (altında yatan amacı da denebilir) “içe göçünü” savunma ihtiyacından kaynaklanıyor.
Açılış sahnesinin bize Fallada’nın daha hafif romanlarından birini hatırlatması tesadüf değil. Yazar, Schlichters Wine Bar’daki coşkulu atmosferi ustalıkla tasvir ediyor. Bu huzurlu ortamı, Reichstag’ın yandığı haberini veren garson bozuyor. Tarih 27 Şubat 1933. Yeni rejimin faşist karakteri artık açıkça ortada. Hemen ertesi gün Ulusun ve Devletin Korunması Kararnamesi’yle birlikte anayasanın temel maddeleri askıya alındı ve anayasal devlet geri dönüşü olmayan bir biçimde polis devletine dönüştü. Çok geçmeden Nasyonal Sosyalist kültür politikası da yürürlüğe girdi. Hitler tarafından duyurulan “siyasi yapının kapsamlı ahlaki temizliği” esasen bağımsız ve özgür basının susturulması demekti. Basın, Nazi doktriniyle uyumlu hâle getirildikten sonra, yazar topluluklarına karşı önlemler de peşinden geldi. Schutzverband deutscher Schriftsteller tasfiye edildi ve üyelerinden Nasyonal Sosyalist devlete bağlılık yemini etmeleri istendi. Temmuz 1933’te SDS, yeni kurulan Reichsverban deutscher Schriftsteller’a bağlandı. 22 Eylül 1933 tarihli kanunla birlikte kültürel yaşamı “düzenleme” faaliyetleri yasal bir zemine oturdu. Goebbels’in gözetiminde, Kasım 1933’te Propaganda Bakanlığı himayesinde kurulan Reich Kültür Odası artık kimin sanatçı olup olamayacağına karar veriyordu.
Rejim tarafından sevilmeyen yazarlara karşı yürütülen terör kampanyası, 10 Mayıs 1933’te kitapların yakılmasıyla yeni bir boyut kazanmıştı. Kitapları yakılanlar arasında Anna Seghers, Lion Feuchtwanger, Thomas ve Heinrich Mann, Kurt Tucholsky, Sigmund Freud ve daha birçokları vardı. Hans Fallada ise listede yoktu. Onun gibi ülkede kalmak ve kitap yayınlamaya devam etmek isteyenler, isteseler de istemeseler de iktidardakilerle bir uzlaşmaya varmak zorundaydılar. Fakat günler geçtikçe, 1944 sonbaharına doğru Hans Fallada dibe vuruyor, hayatının en önemli kaynakları kuruyordu: edebî başarı ve karısı Anna Ditzen. Uyuşturucu bağımlılığı onu tekrar ele geçiriyordu. 1935’te, kırsala taşınmalarından iki yıl sonra, Once a Jailbird ve Once We Had a Child’ın yayınlanmasının ardından Naziler onu “istenmeyen yazar” ilan etmişlerdi. 1938’de Fallada tekrar kara listeye alındı. Sonraki birkaç yıl boyunca yaşadığı edebî başarısızlıklar yüzünden bu süreçte oldukça hasar aldı. Sürekli çerezlik romanlar yazan yazar, büyük bir sanatçı olma hayalini sürdüremeyeceği sonucuna vardı. 1943’te, kıdemli yazarı olarak geçirdiği yaklaşık yirmi beş yılın ardından yayıncısını kaybetti. 1944 sonbaharına gelindiğinde, bir zamanlar “fırtınadan alt üst olmuş dünyada” büyülü bir ada olan Carwitz, huzur içinde çalışabileceği pastoral bir sığınak olmaktan uzun süre önce çıkmıştı. Savaş bu köye de gelmişti. Ev, Fallada’nın annesi Elisabeth Ditzen ve Anna’nın akrabaları için bir sığınaktı. Fallada, bir yıl önce onları taşınmaya davet etmişti, ama artık evindeki “yabancı yüzlerden” nefret etmeye başlıyordu. Öfkesini, bahçede hedef talimi yaparak çıkarmaya çalıştı. Bu sırada köy halkı, yazarın gizli ilişkisi hakkında dedikodu yaymakla meşguldü. Hans Fallada notlarında, onların sığ kafalılıklarının ve dedikoduculuğunun yıllar içinde hayatını nasıl mahvettiğini acımasız bir dürüstlükle anlattı. Muhbirlerin ve dedikoducuların kolay kolay unutulmamasını sağladı.
28 Kasım 1944’te Neustrelitz bölge mahkemesi, tutuklulukta geçirdiği süreyi de sayarak üç ay iki hafta hapis yatmasına karar verdi. 13 Aralık 1944’te serbest bırakıldı. Fallada’nın hayatındaki bu kriz, Hitler rejiminin çöküşüyle aynı zamana denk geldi. O ve yurttaşları harap olmuş, zihinsel olarak çökmüştü. Almanya korkunç bir savaşı kaybetmek üzereyken, Fallada hapishane üniformasıyla masasında oturuyordu; sıkı gözetim altındaydı, etrafı hırsızlar ve katillerle çevriliydi. Hayatla yeniden bağ kurmanın tek yolu –yine– yazmaktı: Ülkemde Bir Başıma ve The Drinker ile son “gerçek Fallada” serisini başlattı. Bu romanlar arasında, Nazilere karşı tabandan direnişi konu alan 1946 tarihli kitabı Alone in Berlin de vardı. İtibarını yeniden kazandı. Ülkemde Bir Başıma vesilesiyle Nazilere duyduğu nefreti büyük bir anlatıya dönüştürdü. Tüm çelişkileri, ani ruh hali değişimleriyle, kaba yargıları ve hatalarıyla modern okur için hem yorucu hem de bir o kadar açıklayıcı olan bu metinle aslında hayatını riske atıyordu. Kötülük rejimini edebî bir biçime sokarak onunla hesaplaşmaya çalıştı. Yetkin bir ustalıkla geçmişle oynuyor; Ernst Rowohlt, Emil Jannings, E.O. Plauen ve Peter Suhrkamp gibi çağdaşlarını hikâyesinin “kahramanları” haline getirerek sahneleri ilmek ilmek işliyordu. Hafıza ile hayal gücünü birleştiriyor, kurgu ve gerçeği harmanlıyordu.
Ülkemde Bir Başıma, kontrollü, kesintisiz bir tefekkürün belgesel kaydı değil; bu metin, Nazi terörünün gadrine uğramış, iç çelişkilerine hapsolmuş ve son derece karmaşık bir kişiliğin ifadesi. “Apolitik yazarımız” bu metinle beraber ilk siyasi itirafını yapmış bulunuyor. Ama yine de, açıklayıcı ve öğretici de olsa ikna edici değil. Fallada, Nazi yıllarında Almanya’yı terk etmeyen yazarlardan biri. Tek çarelerinin Almanya’da kalıp dayanmak ve etnik milliyetçiliğin ilkel şiddetine karşı büyük Alman “medeni ulusunu” savunmaya çalışmak olduğunu hisseden sanatçıların acısını ve çelişkilerini ortaya koyuyor; Ernst Jünger gibi, halkının trajedisine ortak olduğunu düşünüyordu. Sürgüne kaçarak göç edenleri ağır bir tavırla yargılamasına rağmen, çoğu kez göç etmeyi kendisinin de düşündüğünü, hatta birkaç kez valizlerini hazırladığını da belirtmişti. Ama 1938’de, aile Hamburg üzerinden İngiltere’ye seyahat etmek için gerekli tüm hazırlıkları yapmışken son anda vazgeçti. Bir yazar olarak, Almanya’dan başka bir yerde yaşamayı düşünemediğini ve “başka bir yerde yapamayacağını” ilan etti. 1944’teki bu notlarda da görüldüğü gibi, Fallada, ülkesinde kalmanın bedelini çok ağır ödedi.
1945’ten sonra “gidenler” ile “kalanlar” arasındaki uçurum giderek derinleşti. Thiess’in “Almanya’da kalıp zorluklara dayanarak zengin bir içgörü ve deneyim birikimi” edindiği iddiası, “burada kimliğini korumaya çalışmak, oradan Alman halkına mesajlar göndermekten çok daha zor,” ithamına yol açtı. Sürgündeki Alman yazarlara yönelik bu çirkin iftira, Thomas Mann’dan alışılmadık derecede sert bir karşılık aldı. “İçe göç” tarzının direniş edebiyatı statüsünü kaybettiğini savundu: “Bu batıl inanç olabilir, ama benim gözümde 1933 ile 1945 yılları arasında Almanya’da basılabilen hiçbir kitabın değeri yoktur. Hepsinin üzerine kan ve rezalet kokusu sinmiştir. Hepsi hamur haline getirilmelidir.”
Peki ya Hans Fallada? O, ülkede hüküm süren kötülüğe karşı herhangi bir entelektüel muhalefet sunabildi mi? Şüphesiz, Wolf Among Wolves romanında (Parti’nin onayladığı bir eserdi) Nazilerin zafer gösterilerine yer vermemişti. Rejimin beklentilerine karşı duruşu da şüphe götürmezdi. Ama Goebbels’in önerileri doğrultusunda yeniden yazdığı Iron Gustav isimli eser işleri karıştırıyor. Gerçekten de Fallada, Hapishane Günlüğü’nde de görüldüğü üzere, Propaganda Bakanlığı’yla haşır neşirdi. Öyle ki, Şubat 1933’te Schlichters Wine Bar’da kutlama yapan yazarı, beş yıl sonra Nazilerin toplanma yeri olan Hotel Kaiserhof’ta, “Ulusal Aktör” Emil Jannings ile bir proje hakkında konuşurken bulabiliyoruz. Sonuç olarak, “ülkede kalan” yazarların rejime karşı çıktıkları iddiası, Thomas Mann tarafından başarısızlığa mahkûm bir strateji olarak görülüp reddedildi. Fallada siyasi tutumunu yanlış yorumladığı gibi kaçan yazarları her fırsatta suçladı: “Başka bir ülkede sahte bir mutluluğun tadını çıkarmaktansa, bu talihsiz ama kutsanmış ulusla birlikte yok olmayı tercih ederim.”
Ülkemde Bir Başıma, özünde apolitik bir yazarın başarısızlığını belgeler. Notlarının, sonunda kendisini de tatmin etmemesi, hatta onları değersiz ve sıkıcı bulması şüphesiz Nasyonal Sosyalizmi eleştirel bir şekilde analiz edememesinden kaynaklanır. Politik düşünce Fallada’nın uzmanlık alanı değil, olmasına gerek de yok. Yahudiler ve Aryanlar gibi sınıflandırmalar yapmadığını, Yahudilerin sınıflandırmaya tabi tutulamayacak kadar kozmopolitik bir tarafının olduğunu söyler. 1933’te Naziler tarafından tutuklandığında, evde Yahudi bir kadın arkadaşı vardı. Olayı aktarma biçimi gerçek tehlikenin farkında olmadığını gösteriyor. “Aptal üniformalar arasındaki farkı öğrenmek” için zihinsel bir çaba harcamadığını söylüyor. Onun için önemli olan tek şey, orada “iyi yürekli bir taşra polisinin” de bulunmasıydı, “o tanıdık yeşil üniformayı giymişti” ve en azından işlerin “yasal” bir şekilde yürütülmesini sağlayacaktı. Fallada’nın siyasal “saflığı” başka şekillerde de kendini gösterir. Naziler 1933’te iktidara geldikten hemen sonra bir Yahudi misafirhanesine taşındı ve mektuplarını oradan –kendi deyimiyle– neşeyle göndermeye başladı. Arkadaşları, onun bu ihtiyatsız davranışlarını intiharla eşdeğer olduğunu belirterek onu uyardılar, ama o kulak asmadı: “Orayı seviyorum! Eğer Aryanların Yahudi misafirhanelerinde kalması yasaklanırsa çıkarım ancak.”
Antisemitizm artık fiili hükümet politikası olmuştu. Yahudiler ayrımcılığa uğrarken, aşağılanıp zulüm görürken kendini bir filosemit olarak tanımlayan Fallada, ilginç birkaç gözlemde de bulunuyor, Yahudilerin paraya karşı farklı bir tutum sergilediğini yazıyordu. Bu sebeple ister istemez antisemitik söylemlerde bulunmuş oluyordu. Tipik “Yahudi” yüzünü Der Stürmer’deki karikatürleri andıran tasvirlerle tanımlıyor, para yüzünden canını sıkan birini “küçük, yozlaşmış bir Yahudi” olarak nitelendirebiliyordu. Nasyonal Sosyalist rejimin midesini bulandıran antisemitik propagandasını şiddetle eleştiriyor, ama dildeki hâkim kalıpları yıkamadığı için farkına bile varmadan politikleşiyordu. 1941’de Propaganda Bakanlığı’nın verdiği görevi, “Antisemitik olmayan bir antisemitik roman yazacağım,” gibisinden şüpheli bir yaklaşımla kabul ediyordu.
Nazilere duyduğu nefreti gizlemiyordu. Onların vahşetini yakıcı bir nefretle ifşa ediyordu. “Arketipal SA yüzü” tasvirinde (altı-yedi boğumlu, yağ tutmuş katmanlarıyla o kalın boyun) politikayla hiçbir ilgisi olmayan duygusal bir reddedişi dile getiriyordu. Nazi diktatörlüğünün kurbanlarını dokunaklı bir dille anlatıyordu. Mayıs 1945’te, birkaç ay önce hayatını riske atarak yazdığı notlar üzerinde çalışmaya geri dönmüştü. Anılarını ve deneyimlerini araya belli bir zaman girdikten sonra yeniden kurmak/uyarlamak istiyordu. Tabi bunda, Kızıl Ordu’nun Feldberg’e girmesi, kasabanın bir Sovyet binbaşısının kontrolüne geçmesinin de etkisi vardı. Canhıraş bir şekilde notlarını gözden geçiren, düzenleyen Fallada için ufukta onları yayınlama olasılığı belirmişti. Aklından geçen başlık ise şuydu: “İstenmeyen Yazar: On İki Yıllık Nazi Teröründe Yaşadıklarım.” Eser, “istenmeyen yazar”ın mücadeleleri hakkında pek bir şey söylemese de başlığı afiliydi. Mayıs 1945’te metni daha politik bir şekilde tanımlamak gerekli göründü. Yazdığı önsöz, başlamak üzere olduğu revizyonlar için bir hedef tanımı gibi: “Bu anılar, yazıldıkları koşulların izlerini açıkça taşıyor. Sürekli olarak kesintiye uğradılar, bir kenara bırakıldılar, gardiyanlardan gizlendiler, bu nedenle sakin bir tefekkürün eseri olmaları imkânsız. Aksine üzgün, öfkeli, nefret dolular ve beni on iki yıl boyunca ayakta tutan inatçı kararlılıkla ayaktalar: Führer’e duyduğu delice inançla neredeyse tüm Avrupa’yı felakete sürükleyen Nazizm’i son zerresine kadar Almanya’dan söküp atma kararlılığı! İnsanlığın başına Nazizm gibi bir felaket bir daha asla gelmemeli; kaleme aldığım bu anılar, umarım bu felaketi engellemeye yardımcı olur.”
Fallada, 9 Mayıs 1945’te, savaş bittikten sonraki gün, işte bu açılışla notlarını daktilo etmeye başladı. Metnin sadece yüz otuz altı sayfası günümüze ulaşabildi, bu da orijinal taslağın yaklaşık yarısı ediyor. Her halükârda, günümüze ulaşan metin içerik ve üslup olarak önemli değişiklikler içeriyor. Fallada’nın Nazilerden ne kadar nefret ettiğini vurgulamak için gösterdiği çaba çok açık. Taslaktaki “acımasız adamlar” şimdi “acımasız haydutlar” oluyor. Benzer şekilde, Nazi diktatörlüğünde çektiği acıları da abartıyor. İlk versiyonda, 1933’te tutuklandığında avukatından haber almak için beş-altı gün beklemek zorunda kalmıştı; daktilo edilmiş metinde bu süre iki haftaya çıkmış. Ayrıca Alman halkına karşı tutumunda da belirgin bir değişim var: Eylül 1944’te bu “talihsiz ama kutsanmış ulus”tan bahsediyor, Mayıs 1945’te ise çok daha mesafeli ve karamsar bir bakış açısıyla yalnızca “bu talihsiz ulus” diyor. Fallada aynı zamanda yayıncısı ve arkadaşı Ernst Rowohlt’un portresini de bir hayli değiştiriyor. Daha fazla ayrıntı eklemenin yanı sıra, eski meslektaşına bir iyilik yaparak onu çok daha olumlu bir perspektiften çiziyor. Çünkü NSDAP’nin eski bir üyesi olan Rowohlt’un, Nümberg Mahmesi’ne çıkacağını biliyor. Bu yüzden Rowohlt’un uluslararası prestijini vurguluyor ve birçok Yahudi yazarın da yer aldığı yayın programını övüyor. Bunların dışında, birtakım antisemitik ifadeler yumuşatılmıştı. Yahudilerin paraya karşı farklı bir tutuma sahip olduğu iddiası artık bir ilk izlenimdi ve daha sonra bu fikri yanlış bulup reddediyordu. Nasyonal Sosyalist propagandanın, Nazizm’in en azılı karşıtlarını bile etkilediğini geç de olsa fark ediyordu. 1944 sonbaharında eleştirdiği şeyi –Yahudilerin kendileri ile diğer uluslar arasına bariyer çekmelerini– şimdi yeniden gözden geçiriyor ve Yahudilerin tehlike anında haklı olarak birleşmelerinin normal olduğu sonucuna çıkıyordu.
Antisemitik ifadelerin sonradan yumuşatılması şüphesiz Holokost’un korkunç boyutu hakkındaki yeni ifşalardan da kaynaklanmış olabilirdi. Toplama kamplarından gelen raporlar, işlenen suçların korkunçluğunu ilk kez ortaya koyuyordu. Mayıs 1945’te Fallada, yeni ortaya çıkan raporları metnine dahil etti. Revizyon sırasında bazı pasajlar tamamen çıkarıldı. Kendi politik saflığının giderek daha fazla farkına varıyordu. 1944 sonbaharında savunduğu, Nasyonal Sosyalizme zemin hazırlayanların Almanlardan ziyade Fransızlar ve İngilizler olduğuna dair şaibeli fikri değişti ve kendini eleştirerek bunu, “Almanların politik deliliğinin mükemmel bir örneği” olarak kabul etti. Tıpkı yurttaşları gibi… Milyonlarca Alman da Nazilerin “o kadar da kötü olamayacaklarını” ummuştu, ama sonunda “akla hayale sığmayacak şekilde kötüleştiklerine” tanık oldukları gibi bu saflıklarının bedelini de çok ağır ödemişlerdi.
1944 Hapishane Günlüğü, çağına tanıklık etme güdüsüyle yazılmış, gittikçe artan bir teslimiyetin ve umutsuzluğun belgesi.



