Sait Faik bize, sadece kitaplarda rastladığımız cıvıl cıvıl, sanki elimizi uzatsak hissedeceğimiz sıcaklıkta bir İstanbul anısı bıraktı.

 

Sait Faik denince ilk anda zihnimde, ilkokul yıllarında Türkçe kitabında karşılaştığım ‘Semaver’ öyküsü belirir. İlkokul 4. sınıf olmalı. Ali’nin annesiyle konuştuğu pasajda sanırım cümlenin öğelerini buluyorduk. Çocuk aklımda, “Allah affeder ana.”, “Allah hiç gülmez mi?” diyalogları kalmış.

Sait Faik’e dair zihnimde beliren bir diğer anıysa üniversite yıllarına ait. Devlet yurdunda odamı paylaştığım arkadaşımın platonik aşkı ve Sait Faik’in “Bir İlkbahar Hikâyesi”. Hikâyeyi bilen bilir ama bilmeyenler için hatırlatalım. Karşı komşunun kızıyla birbirlerine ayna tutmalı oyun oynayan kahramanımız, babasının tayininin başka ile çıkması sonucu oradan ayrılır. Küçük kahramanımız, annesinin kucağında hıçkıra hıçkıra ağlar. Tıpkı o gece arkadaşımın karşımda ağladığı gibi… Geçmiş zaman! Vizeler miydi, finaller miydi tam hatırlayamıyorum ama sınavda “Bir İlkbahar Hikâyesi”nden parçalar vardı.

Sait Faik’e dair zihnimde beliren ilk anılarım bunlar. Peki Sait Faik’i kitaplar nasıl tanımlıyor? Orhan Pamuk’un bir söyleşisinde “Robert Kolej’de bize sadece Sait Faik okuttular.” dediği…

1906 Adapazarı doğumlu Türk hikâyeci. Türk edebiyatında Çehov tarzı hikâyeciliğin temsilcisi.

Çehov tarzı hikâyeler, romandan ve Maupassant tarzı hikâyeden ayrı kuruluştadır. Olayların akışı, düğüm, serim bölümü önemli değildir. Hikâyenin bitmesi ile her şey bitmiş olmaz. Önemli olan anı anlatmaktır. Konunun planlanmasına gerek duyulmaz. Bu tarz yazım, modern hikâyeciliğe geçişi sağlamıştır.

Sait Faik, varlıklı bir aileden geliyordu. Ailesinin maddi durumu onu, ekmek parası derdinden kurtarmıştır diyebiliriz. Eğitim hayatı, İstanbul ve Bursa’da geçti. İlk hikâyesi “İpekli Mendil”, Varlık dergisinde yayımlandığında Bursa’da lise öğrencisiydi. Sanırım yazarın okul hayatındaki tek başarısı! Kendisi anılarında bu durumdan şöyle bahseder: “Bursa Lisesi’nin şimdi müdürü müdür, yoksa edebiyat hocası mıdır bilmem, Mümtaz Bey, bir tahrir vazifemin altına şunları yazmıştı: ‘Yarın bunları neşredeceksiniz. Daha itinalı olmanız lazım.’ Sen misin bunu yazan Mümtaz Bey? Hâlâ itinasız neşredip duruyorum. Mümtaz Bey’e de bir kitap gönderemiyorum. Yarı nankörlük, yarı korkaklığımdan… Lisenin onuncu sınıfından çıkınca hiçbir şey olmamaya karar vermiş ama neden gene onuncu sınıfı bir daha okumuştum, bilmem. Bitirmesine güç halle liseyi bitirdik. İşte bu da çalışkan talebe miydik sualine cevap. Hiçbir dersi sevmezdim. Talebelik hayatıma ait hatıralarımın hepsini unuttum. Talebelikten nefret ederim.”

Bu paragraf yazarın kişiliğiyle ilgili öyle ipuçları veriyor ki…Yeri geldikçe buna değineceğiz.

Yazar, üniversite hayatına İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde devam ettiyse de bitiremedi. Ekonomi okumak için babasının zoruyla İsviçre’ye yollandı. Fakat kendisinin de dediği gibi, hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olmadı. İsviçre’de de dikiş tutturamadı. Oradan Fransa’ya geçti, hayatın tadını çıkarmak için. 1935’te Türkiye’ye döndüğünde elinde hiçbir diploması yoktu.

“Lüzumsuz Adam”lığı seçti

Babasının baskısıyla ticarete yöneldiyse de yapamadı. Ermeni Mektebi’ndeki Türkçe öğretmenliği de kısa sürdü. Ardından Haber gazetesindeki kısa süreli adliye muhabirliği ile iş hayatındaki istikrarsızlığını sürdürdü. 1939’da babasının ölümünden sonra kimine göre “aylaklığı”  kendi deyimiyleyse, “lüzumsuz adam”lığı seçti. Tıpkı anılarında bahsettiği gibi: “Balık tutmak; kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak; Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek; hikâye yazmak; velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim.”

Sait Faik’in hikâyelerinde özellikle üzerinde durduğu mesele, hayattan zevk almak değil miydi? İnsanları, doğayı, dünyayı sevmek… Çünkü, bir insanı sevmekle başlardı her şey! Yazar sahiden de bu dünyaya “Abayı” yakmıştı. Hikâyelerinin kahramanları da aynı yaşama sevinciyle doluydu. Papaz Aleksandros şöyle demişti bir yerde: “Bulursam bol şarap içerim. Genç kızları görünce tay gibi kişnerim. Papazım diye mi yapmayacağım. Güzel şeylere bayılırım. Güzel kızlara, iyi şaraplara, otlara, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara… Güzel olan her şeye.”

 

Ne kadar da buram buram Sait Faik kokuyor değil mi?

Yazar, iş hayatındaki bu istikrarsızlığı ve  çeşitliliği müthiş gözlem gücüyle birleştirdi ve ortaya tadına doyamadığımız İstanbul temalı hikâyeler çıkıverdi. Eminönü’nün sokak satıcılarını: sucular, şerbetçiler, bozacılar, simitçiler, balık ekmekçiler… Galata Köprüsü’nden geçen at arabalarını, hamalları, balıkçıları, fabrika işçilerini, Rum meyhanecileri, sokak kadınlarını, eski İstanbul’a dair ne varsa hepsini ama hepsini Sait Faik’in keskin gözlem gücüne borçluyuz.

İlk bakışta önemsiz, hikâyeye dahil edilemeyecek derecede gereksiz insanlar yığını olarak görünen bu temaşa, Sait Faik’in bir nevi sığınağıdır. Yazar, her zaman alın teriyle çalışana saygı ve sevgi duymuştur. Bu yüzden bu insanlar hep başkahramanıdır. Evet, hali vakti yerindedir. Varlık dergisinde yayımlanan hikâyelerinden para da kazanmıştır. Hatta kendi deyimiyle hikâye başına beş papel! Ama süsten püsten, gösterişten hiç hoşlanmaz. Hatta kibar, entelektüel zümreden nefret eder. Bu gösterişsizlik merakı yazarın her haline sirayet etmiştir. Hatta kitaplarının adlarına bile! “Lüzumsuz Adam”, “Birtakım İnsanlar”. Yazarın annesi anılarında, küçükken kendisine yeni elbise giydirmekte çok zorluk çektiğini, o zamandan gösterişe karşı bir tepkisi olduğundan bahseder. Sadece giyiminde kuşamında değil yazılarında da aynı özensizliği görebiliriz.

Elinde, saman kâğıdından defteri ve kurşun kalemi… Sait Faik için yazı yazmak bir tören havasında geçmez. Oturup şimdi yazı yazacağım, diye çalıştığı hiç görülmemiştir. O, sadece izler ve düşünür. Yazar, bu durumu anılarında şöyle paylaşır: “Hikâye yazmak için oturduğum hiç vaki değildir. Hikâye yazmak içimden gelmeli ve sonra oturup yazmalıyım. Hikâyelerimi ekseri herkesin arasında, bir balıkçı kahvesinde ve evimde gece yarısından sonra annem uyurken yazarım.”

Yazar…

Yazar, kelimesini Sait Faik için ne kadar kolaylıkla kullanabiliyoruz değil mi? Ama biliyor musunuz öyle vakitler olmuş ki Sait Faik kendine yazar diyememiş, kendini yazar olarak kabullendirememiş. Yurt dışına çıkacağı vakit pasaport için başvurduğu zaman meslek kısmına yok yazılmış. Mesleği yok! Devletin gözünde işi gücü yoktur Sait Faik’in.

Lüzumsuz adamlık bir yerde onu yaralamış olsa gerek öykülerinin birinde bu duruma şöyle değinir: “’Sen ne iş yaparsın?’ dedi./ İş yapmam. / Kötü kötü baktı. / Aylak mı gezersin? Maşallah! Üstün başın da temiz. Boş ver. Yalan söyleme. Söyle, ne iş yaparsın?/ Bir iş yaparım ama iş yerine geçmez.”

Sait Faik, çoğu zaman vapur yolculuğu- Burgazada- sırasında yapar gözlemlerini. Elinde saman kâğıdından defteri ve kurşun kalemiyle notlar alır, kimi zaman hikâyelerini yazar. Onun için sadece çevreyi seyretmek yeterlidir. Bu durum, arkadaşı Oktay Akbal’ın anılarında – Şair Dostlarım 1964- şöyle anlatılır: “Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir Boğaz gezintisini anımsıyorum. Üsküdar’dan Beykoz’a kadar her iskelede Sait beni sınava çekmişti: ‘Şu iskeleyi anlatmak gerekse neresinden başlarsın?’ Anadoluhisarı İskelesi’nin yanında küçük bir kahve vardır. ‘Haydi’ dedi, ‘mademki hikâyecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım?’ Baktım üç dört kişi oturmuş, kağıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda birtakım basma resimler… İran şahının, Atatürk’le resmi falan. ‘Bu resimleri belirtirim.’ dedim. Kızdı birden, ‘Ulan!’dedi, o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikâye o be?”

Tedavi olmak için yurt dışına çıktığı dönemi saymazsak yazarın 1935’ten sonraki hayatı İstanbul’da geçmiştir diyebiliriz. Sait Faik’te böylelikle İstanbul aşığı olan şairler ve yazarlar sınıfına dahil olacaktır. Tıpkı yakın arkadaşı Orhan Veli ve çağdaşları A. H. Tanpınar ve Yahya Kemal gibi. Burada adı geçen isimlerin hemen hepsi İstanbul’u çok farklı yerlerinden yorumlayıp Türk edebiyatına katkı sunmuş isimlerdir. Ve onların arasında muhakkak Sait Faik’i de anmak gerekir. Nasıl ki Boğaz, Tanpınar’ın gözünde İstanbul’un bir incisiyse aynı şekilde Adalar da Sait Faik’in gözünde o kadar kıymetlidir.

Bir dostu Sait Faik’e : –“Şu deniz kenarlarından, Rumlardan, balıkçılardan, talihsizliklerden kendini kurtarsana! demişti. Sait:-‘İstanbul’da yaşıyorum… Ve İstanbul bu saydıklarındır.” cevabını vermiştir.                                                                                                   

Sait Faik’e 1948 yılında siroz başlangıcı teşhisi konması hayatında bir dönüm noktası oluşturmuştur diyebiliriz. Daha doğrusu kaleminde… Güya yazar, yurt dışına tedavi olmak için gitmiştir. Ama yurt dışında hastalığını unutur. Hayat güzeldir, sokaklar cıvıl cıvıl. Hastalığı onu aylaklığından geri koymaz. Ama İstanbul’a döndükten uzun bir süre sonra hikâyeleri başka bir hal almaya başlar. Artık Semaver’deki gibi bir ölüm tasavvuru yoktur yazarın gözünde. “Ali, birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi… Yalnız biraz soğuktu, o kadar…”

Dülger Balığı’nın Ölümü’yle daha dehşetengiz bir hal almıştır ölüm, yazarın gözünde. “Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım. Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balık da, gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.”

 

“Dülger Balığı’nın Ölümü”, yazarın “Alemdağda Var Bir Yılan” adlı kitabındaki öykülerden biridir. Özellikle bu kitabı, edebiyat tarihçilerince apayrı bir yere koyulur. Kimileri İkinci Yeni’nin ayak sesleri olarak nitelendirir. Bireyin sorunlarının ele alındığı bu kitapta artık Sait Faik yeni bir dil kullanır. İlk hikâyelerindeki yaşama sevinci, insana sevgi, emekçiye saygı, küçük mutluluklar yerini karamsarlığa ve umutsuzluğa bırakır. Belki bunda yazarın hastalığının ilerlemiş olmasının da bir payı var. Özellikle yukarıda paylaştığım Dülger Balığı hikâyesinde ve yazının devamında bahsedeceğim, Son Kuşlar adlı hikâyesinde yazar, artık küskün ve yalnızdır.

Hep hikâyelerinden bahsettik. Biraz da Sait Faik’in şair yanından bahsedelim. Semaver hikâyesinde de değindiği gibi. “…Sonra sesler, Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda aruzlar uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki Ali’miz biraz şairce idi.” Tek şiir kitabı olan ‘Şimdi Sevişme Vakti’ 1953 yılında çıktı.

 

Sait Faik anılarında şiirleriyle ilgili, “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim  ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.” der.

Sahiden de Sait Faik‘in şiirlerinde, hikâyelerinde rastladığımız o dokuyu görürüz. Yine bize İstanbul’u, denizi, balıkçıları resmeder müthiş gözlem yeteneğiyle. Örnek teşkil etmesi açısından “Köprü” adlı şiirinden bir parça alıyorum.

Al yanaklı, beyaz, kalın şekerciler;

Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara

            Vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini

             Burada kaybeder, burada şairleşirler

………………………………………………..

Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış

Saçları arkaya taranmış,

Bol elbiseli, altın bakışlı, sarışın uzun bacaklı adam

Kimdir biliyor musunuz?

Onu köprüden başka, bir de eski polisler tanır:

-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.

Yukarıda örnek teşkil eden şiirde de görüldüğü üzere Sait Faik’in şiirlerinde, ‘Garip’ şiirinin etkisi görülür. Zaten Orhan Veli, çok yakın arkadaşıdır. Bir bakıma beslendikleri kaynak birdir: Küçük, sıradan insanların dertleri, sevinçleri, aşkları, işsizlikleri…Ve her şeye rağmen ümitvâr oluşları…

Sait Faik’i özel kılan bir özelliğinden daha bahsetmek istiyorum.  1953’te ikinci Türk olarak, Amerika’daki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliği payesini almıştır. Mark Twain üyeliği ilk, Türk olarak Mustafa Kemal Atatürk’e verilmiştir. Aradan geçen bunca zamana rağmen başka hiçbir Türk, bu üyeliğe layık görülmemiştir. O günleri Sait Faik gayet mütevazı bir şekilde dile getirir: “Bana Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylememe ne hacet. Bu, üyelik verilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir, sanırım. Atatürk’ten sonra benim üye olmam ne büyük şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika’da bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci için ne bulunmaz bir fırsattır…”

Sait Faik’in öyle bir özelliği daha var ki ona hangi ödülü versek bilemedim! Diyebiliriz ki Sait Faik, edebiyatımızdaki ilk çevreci yazardır. Zaten doğaya ve yaşama tutkusundan bunu anlayabiliriz. Tıpkı yakın arkadaşı Orhan Veli’nin dediği gibi:

“Deli eder insanı bu dünya

         Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

         Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç”

Yazar; doğaya, denize, kuşlara, ismini hikâyelerinden öğrendiğimiz balıklara âşıktır. Doğanın, gözlerinin önünde yıkımına seyirci kalamaz. Hikâyeleriyle tepki gösterir, dikkat çeker. Tıpkı “Son Kuşlar”da yaptığı gibi. Geçmişten gelen bir ses bizi uyarır sanki: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Sait Faik, 1954’te sirozdan öldüğünde daha 48 yaşındaydı. Yakın arkadaşı Orhan Veli gibi ölüm, erken yakalamıştı onu. Sait Faik öldü ve bize, sadece kitaplarda rastladığımız cıvıl cıvıl, sanki elimizi uzatsak hissedeceğimiz sıcaklıkta bir İstanbul hatırası bıraktı.

Hazırlayan: Yasemin Kıranoğlu