<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Paris Yayınları</title>
	<atom:link href="https://parisyayinlari.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://parisyayinlari.com</link>
	<description>Bilinçli insan, bilgili insan</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Sep 2025 07:51:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/cropped-parisfavicon-36x36.png</url>
	<title>Paris Yayınları</title>
	<link>https://parisyayinlari.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölüler Evi’nden Bir Mesaj</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/paristen-haberler/oluler-evinden-bir-mesaj/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Sep 2025 07:48:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Paris'ten Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2966</guid>

					<description><![CDATA[Sanki “barış zamanında” yazıyormuş gibi hissettiğini söylüyor Fallada. Berlin’e bombalar yağarken, Strelitz’deki hücresinde oturuyor ve hayatına mal olabilecek anılarını yazıyor. Tüm samimiyetiyle, kendi çelişkilerine de kapılarak Nazi Almanyası’nı anlatıyor. Sonunda bu notlar da önemsiz, hatta başarısız geliyor ona; çünkü yaşadıklarına kıyasla yazdıkları çok hafif. Ama yine de dediği gibi: “Yazarak zehrimi kustum.” Peki Ölüler Evi’nden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sanki “barış zamanında” yazıyormuş gibi hissettiğini söylüyor Fallada. Berlin’e bombalar yağarken, Strelitz’deki hücresinde oturuyor ve hayatına mal olabilecek anılarını yazıyor. Tüm samimiyetiyle, kendi çelişkilerine de kapılarak Nazi Almanyası’nı anlatıyor. Sonunda bu notlar da önemsiz, hatta başarısız geliyor ona; çünkü yaşadıklarına kıyasla yazdıkları çok hafif. Ama yine de dediği gibi: “Yazarak zehrimi kustum.”</p>
<p>Peki Ölüler Evi’nden gelen bu mesajdan ne anlamalıyız? 1944 sonbaharında yazılan <em>Ülkemde Bir Başıma</em>, bir özdeğerlendirme egzersizinden, iç gözlemsel bir monologdan çok daha fazlası. Hayali bir okuyucuyla muhatap oluyor Fallada ve elindeki tüm edebî araçları kullanıyor. Geçmişi işleme çabasının önemli bir kısmı da (altında yatan amacı da denebilir) “içe göçünü” savunma ihtiyacından kaynaklanıyor.</p>
<p>Açılış sahnesinin bize Fallada’nın daha hafif romanlarından birini hatırlatması tesadüf değil. Yazar, Schlichters Wine Bar’daki coşkulu atmosferi ustalıkla tasvir ediyor. Bu huzurlu ortamı, Reichstag’ın yandığı haberini veren garson bozuyor. Tarih 27 Şubat 1933. Yeni rejimin faşist karakteri artık açıkça ortada. Hemen ertesi gün <em>Ulusun ve Devletin Korunması Kararnamesi</em>’yle birlikte anayasanın temel maddeleri askıya alındı ve anayasal devlet geri dönüşü olmayan bir biçimde polis devletine dönüştü. Çok geçmeden Nasyonal Sosyalist kültür politikası da yürürlüğe girdi. Hitler tarafından duyurulan “siyasi yapının kapsamlı ahlaki temizliği” esasen bağımsız ve özgür basının susturulması demekti. Basın, Nazi doktriniyle uyumlu hâle getirildikten sonra, yazar topluluklarına karşı önlemler de peşinden geldi. <em>Schutzverband deutscher Schriftsteller</em> tasfiye edildi ve üyelerinden Nasyonal Sosyalist devlete bağlılık yemini etmeleri istendi. Temmuz 1933’te SDS, yeni kurulan <em>Reichsverban deutscher Schriftsteller</em>’a bağlandı. 22 Eylül 1933 tarihli kanunla birlikte kültürel yaşamı “düzenleme” faaliyetleri yasal bir zemine oturdu. Goebbels’in gözetiminde, Kasım 1933’te Propaganda Bakanlığı himayesinde kurulan Reich Kültür Odası artık kimin sanatçı olup olamayacağına karar veriyordu.</p>
<p>Rejim tarafından sevilmeyen yazarlara karşı yürütülen terör kampanyası, 10 Mayıs 1933’te kitapların yakılmasıyla yeni bir boyut kazanmıştı. Kitapları yakılanlar arasında Anna Seghers, Lion Feuchtwanger, Thomas ve Heinrich Mann, Kurt Tucholsky, Sigmund Freud ve daha birçokları vardı. Hans Fallada ise listede yoktu. Onun gibi ülkede kalmak ve kitap yayınlamaya devam etmek isteyenler, isteseler de istemeseler de iktidardakilerle bir uzlaşmaya varmak zorundaydılar. Fakat günler geçtikçe, 1944 sonbaharına doğru Hans Fallada dibe vuruyor, hayatının en önemli kaynakları kuruyordu: edebî başarı ve karısı Anna Ditzen. Uyuşturucu bağımlılığı onu tekrar ele geçiriyordu. 1935’te, kırsala taşınmalarından iki yıl sonra, <em>Once a Jailbird </em>ve <em>Once We Had</em> <em>a Child</em>’ın yayınlanmasının ardından Naziler onu “istenmeyen yazar” ilan etmişlerdi. 1938’de Fallada tekrar kara listeye alındı. Sonraki birkaç yıl boyunca yaşadığı edebî başarısızlıklar yüzünden bu süreçte oldukça hasar aldı. Sürekli çerezlik romanlar yazan yazar, büyük bir sanatçı olma hayalini sürdüremeyeceği sonucuna vardı. 1943’te, kıdemli yazarı olarak geçirdiği yaklaşık yirmi beş yılın ardından yayıncısını kaybetti. 1944 sonbaharına gelindiğinde, bir zamanlar “fırtınadan alt üst olmuş dünyada” büyülü bir ada olan Carwitz, huzur içinde çalışabileceği pastoral bir sığınak olmaktan uzun süre önce çıkmıştı. Savaş bu köye de gelmişti. Ev, Fallada’nın annesi Elisabeth Ditzen ve Anna’nın akrabaları için bir sığınaktı. Fallada, bir yıl önce onları taşınmaya davet etmişti, ama artık evindeki “yabancı yüzlerden” nefret etmeye başlıyordu. Öfkesini, bahçede hedef talimi yaparak çıkarmaya çalıştı. Bu sırada köy halkı, yazarın gizli ilişkisi hakkında dedikodu yaymakla meşguldü. Hans Fallada notlarında, onların sığ kafalılıklarının ve dedikoduculuğunun yıllar içinde hayatını nasıl mahvettiğini acımasız bir dürüstlükle anlattı. Muhbirlerin ve dedikoducuların kolay kolay unutulmamasını sağladı.</p>
<p>28 Kasım 1944’te Neustrelitz bölge mahkemesi, tutuklulukta geçirdiği süreyi de sayarak üç ay iki hafta hapis yatmasına karar verdi. 13 Aralık 1944’te serbest bırakıldı. Fallada’nın hayatındaki bu kriz, Hitler rejiminin çöküşüyle aynı zamana denk geldi. O ve yurttaşları harap olmuş, zihinsel olarak çökmüştü. Almanya korkunç bir savaşı kaybetmek üzereyken, Fallada hapishane üniformasıyla masasında oturuyordu; sıkı gözetim altındaydı, etrafı hırsızlar ve katillerle çevriliydi. Hayatla yeniden bağ kurmanın tek yolu –yine– yazmaktı: Ülkemde Bir Başıma ve <em>The Drinker </em>ile son “gerçek Fallada” serisini başlattı. Bu romanlar arasında, Nazilere karşı tabandan direnişi konu alan 1946 tarihli kitabı <em>Alone in Berlin </em>de vardı. İtibarını yeniden kazandı. Ülkemde Bir Başıma vesilesiyle Nazilere duyduğu nefreti büyük bir anlatıya dönüştürdü. Tüm çelişkileri, ani ruh hali değişimleriyle, kaba yargıları ve hatalarıyla modern okur için hem yorucu hem de bir o kadar açıklayıcı olan bu metinle aslında hayatını riske atıyordu. Kötülük rejimini edebî bir biçime sokarak onunla hesaplaşmaya çalıştı. Yetkin bir ustalıkla geçmişle oynuyor; Ernst Rowohlt, Emil Jannings, E.O. Plauen ve Peter Suhrkamp gibi çağdaşlarını hikâyesinin “kahramanları” haline getirerek sahneleri ilmek ilmek işliyordu. Hafıza ile hayal gücünü birleştiriyor, kurgu ve gerçeği harmanlıyordu.</p>
<p>Ülkemde Bir Başıma, kontrollü, kesintisiz bir tefekkürün belgesel kaydı değil; bu metin, Nazi terörünün gadrine uğramış, iç çelişkilerine hapsolmuş ve son derece karmaşık bir kişiliğin ifadesi. “Apolitik yazarımız” bu metinle beraber ilk siyasi itirafını yapmış bulunuyor. Ama yine de, açıklayıcı ve öğretici de olsa ikna edici değil. Fallada, Nazi yıllarında Almanya’yı terk etmeyen yazarlardan biri. Tek çarelerinin Almanya’da kalıp dayanmak ve etnik milliyetçiliğin ilkel şiddetine karşı büyük Alman “medeni ulusunu” savunmaya çalışmak olduğunu hisseden sanatçıların acısını ve çelişkilerini ortaya koyuyor; Ernst Jünger gibi, halkının trajedisine ortak olduğunu düşünüyordu. Sürgüne kaçarak göç edenleri ağır bir tavırla yargılamasına rağmen, çoğu kez göç etmeyi kendisinin de düşündüğünü, hatta birkaç kez valizlerini hazırladığını da belirtmişti. Ama 1938’de, aile Hamburg üzerinden İngiltere’ye seyahat etmek için gerekli tüm hazırlıkları yapmışken son anda vazgeçti. Bir yazar olarak, Almanya’dan başka bir yerde yaşamayı düşünemediğini ve “başka bir yerde yapamayacağını” ilan etti. 1944’teki bu notlarda da görüldüğü gibi, Fallada, ülkesinde kalmanın bedelini çok ağır ödedi.</p>
<p>1945’ten sonra “gidenler” ile “kalanlar” arasındaki uçurum giderek derinleşti. Thiess’in “Almanya’da kalıp zorluklara dayanarak zengin bir içgörü ve deneyim birikimi” edindiği iddiası, “burada kimliğini korumaya çalışmak, oradan Alman halkına mesajlar göndermekten çok daha zor,” ithamına yol açtı. Sürgündeki Alman yazarlara yönelik bu çirkin iftira, Thomas Mann’dan alışılmadık derecede sert bir karşılık aldı. “İçe göç” tarzının direniş edebiyatı statüsünü kaybettiğini savundu: “Bu batıl inanç olabilir, ama benim gözümde 1933 ile 1945 yılları arasında Almanya’da basılabilen hiçbir kitabın değeri yoktur. Hepsinin üzerine kan ve rezalet kokusu sinmiştir. Hepsi hamur haline getirilmelidir.”</p>
<p>Peki ya Hans Fallada? O, ülkede hüküm süren kötülüğe karşı herhangi bir entelektüel muhalefet sunabildi mi? Şüphesiz, <em>Wolf Among Wolves </em>romanında (Parti’nin onayladığı bir eserdi) Nazilerin zafer gösterilerine yer vermemişti. Rejimin beklentilerine karşı duruşu da şüphe götürmezdi. Ama Goebbels’in önerileri doğrultusunda yeniden yazdığı <em>Iron Gustav </em>isimli eser işleri karıştırıyor. Gerçekten de Fallada, Hapishane Günlüğü’nde de görüldüğü üzere, Propaganda Bakanlığı’yla haşır neşirdi. Öyle ki, Şubat 1933’te Schlichters Wine Bar’da kutlama yapan yazarı, beş yıl sonra Nazilerin toplanma yeri olan Hotel Kaiserhof’ta, “Ulusal Aktör” Emil Jannings ile bir proje hakkında konuşurken bulabiliyoruz. Sonuç olarak, “ülkede kalan” yazarların rejime karşı çıktıkları iddiası, Thomas Mann tarafından başarısızlığa mahkûm bir strateji olarak görülüp reddedildi. Fallada siyasi tutumunu yanlış yorumladığı gibi <em>kaçan </em>yazarları her fırsatta suçladı: “Başka bir ülkede sahte bir mutluluğun tadını çıkarmaktansa, bu talihsiz ama kutsanmış ulusla birlikte yok olmayı tercih ederim.”</p>
<p>Ülkemde Bir Başıma, özünde apolitik bir yazarın başarısızlığını belgeler. Notlarının, sonunda kendisini de tatmin etmemesi, hatta onları değersiz ve sıkıcı bulması şüphesiz Nasyonal Sosyalizmi eleştirel bir şekilde analiz edememesinden kaynaklanır. Politik düşünce Fallada’nın uzmanlık alanı değil, olmasına gerek de yok. Yahudiler ve Aryanlar gibi sınıflandırmalar yapmadığını, Yahudilerin sınıflandırmaya tabi tutulamayacak kadar kozmopolitik bir tarafının olduğunu söyler. 1933’te Naziler tarafından tutuklandığında, evde Yahudi bir kadın arkadaşı vardı. Olayı aktarma biçimi gerçek tehlikenin farkında olmadığını gösteriyor. “Aptal üniformalar arasındaki farkı öğrenmek” için zihinsel bir çaba harcamadığını söylüyor. Onun için önemli olan tek şey, orada “iyi yürekli bir taşra polisinin” de bulunmasıydı, “o tanıdık yeşil üniformayı giymişti” ve en azından işlerin “yasal” bir şekilde yürütülmesini sağlayacaktı. Fallada’nın siyasal “saflığı” başka şekillerde de kendini gösterir. Naziler 1933’te iktidara geldikten hemen sonra bir Yahudi misafirhanesine taşındı ve mektuplarını oradan –kendi deyimiyle– neşeyle göndermeye başladı. Arkadaşları, onun bu ihtiyatsız davranışlarını intiharla eşdeğer olduğunu belirterek onu uyardılar, ama o kulak asmadı: “Orayı seviyorum! Eğer Aryanların Yahudi misafirhanelerinde kalması yasaklanırsa çıkarım ancak.”</p>
<p>Antisemitizm artık fiili hükümet politikası olmuştu. Yahudiler ayrımcılığa uğrarken, aşağılanıp zulüm görürken kendini bir filosemit olarak tanımlayan Fallada, ilginç birkaç gözlemde de bulunuyor, Yahudilerin paraya karşı <em>farklı bir tutum </em>sergilediğini yazıyordu. Bu sebeple ister istemez antisemitik söylemlerde bulunmuş oluyordu. Tipik “Yahudi” yüzünü <em>Der Stürmer</em>’deki karikatürleri andıran tasvirlerle tanımlıyor, para yüzünden canını sıkan birini “küçük, yozlaşmış bir Yahudi” olarak nitelendirebiliyordu. Nasyonal Sosyalist rejimin midesini bulandıran antisemitik propagandasını şiddetle eleştiriyor, ama dildeki hâkim kalıpları yıkamadığı için farkına bile varmadan politikleşiyordu. 1941’de Propaganda Bakanlığı’nın verdiği görevi, “Antisemitik olmayan bir antisemitik roman yazacağım,” gibisinden şüpheli bir yaklaşımla kabul ediyordu.</p>
<p>Nazilere duyduğu nefreti gizlemiyordu. Onların vahşetini yakıcı bir nefretle ifşa ediyordu. “Arketipal SA yüzü” tasvirinde (altı-yedi boğumlu, yağ tutmuş katmanlarıyla o kalın boyun) <em>politikayla hiçbir ilgisi olmayan </em>duygusal bir reddedişi dile getiriyordu. Nazi diktatörlüğünün kurbanlarını dokunaklı bir dille anlatıyordu. Mayıs 1945’te, birkaç ay önce hayatını riske atarak yazdığı notlar üzerinde çalışmaya geri dönmüştü. Anılarını ve deneyimlerini araya belli bir zaman girdikten sonra yeniden kurmak/uyarlamak istiyordu. Tabi bunda, Kızıl Ordu’nun Feldberg’e girmesi, kasabanın bir Sovyet binbaşısının kontrolüne geçmesinin de etkisi vardı. Canhıraş bir şekilde notlarını gözden geçiren, düzenleyen Fallada için ufukta onları yayınlama olasılığı belirmişti. Aklından geçen başlık ise şuydu: “İstenmeyen Yazar: On İki Yıllık Nazi Teröründe Yaşadıklarım.” Eser, “istenmeyen yazar”ın mücadeleleri hakkında pek bir şey söylemese de başlığı afiliydi. Mayıs 1945’te metni daha politik bir şekilde tanımlamak gerekli göründü. Yazdığı önsöz, başlamak üzere olduğu revizyonlar için bir hedef tanımı gibi: “Bu anılar, yazıldıkları koşulların izlerini açıkça taşıyor. Sürekli olarak kesintiye uğradılar, bir kenara bırakıldılar, gardiyanlardan gizlendiler, bu nedenle sakin bir tefekkürün eseri olmaları imkânsız. Aksine üzgün, öfkeli, nefret dolular ve beni on iki yıl boyunca ayakta tutan inatçı kararlılıkla ayaktalar: Führer’e duyduğu delice inançla neredeyse tüm Avrupa’yı felakete sürükleyen Nazizm’i son zerresine kadar Almanya’dan söküp atma kararlılığı! İnsanlığın başına Nazizm gibi bir felaket bir daha asla gelmemeli; kaleme aldığım bu anılar, umarım bu felaketi engellemeye yardımcı olur.”</p>
<p>Fallada, 9 Mayıs 1945’te, savaş bittikten sonraki gün, işte bu açılışla notlarını daktilo etmeye başladı. Metnin sadece yüz otuz altı sayfası günümüze ulaşabildi, bu da orijinal taslağın yaklaşık yarısı ediyor. Her halükârda, günümüze ulaşan metin içerik ve üslup olarak önemli değişiklikler içeriyor. Fallada’nın Nazilerden ne kadar nefret ettiğini vurgulamak için gösterdiği çaba çok açık. Taslaktaki “acımasız adamlar” şimdi “acımasız haydutlar” oluyor. Benzer şekilde, Nazi diktatörlüğünde çektiği acıları da abartıyor. İlk versiyonda, 1933’te tutuklandığında avukatından haber almak için beş-altı gün beklemek zorunda kalmıştı; daktilo edilmiş metinde bu süre iki haftaya çıkmış. Ayrıca Alman halkına karşı tutumunda da belirgin bir değişim var: Eylül 1944’te bu “talihsiz ama kutsanmış ulus”tan bahsediyor, Mayıs 1945’te ise çok daha mesafeli ve karamsar bir bakış açısıyla yalnızca “bu talihsiz ulus” diyor. Fallada aynı zamanda yayıncısı ve arkadaşı Ernst Rowohlt’un portresini de bir hayli değiştiriyor. Daha fazla ayrıntı eklemenin yanı sıra, eski meslektaşına bir iyilik yaparak onu çok daha olumlu bir perspektiften çiziyor. Çünkü NSDAP’nin eski bir üyesi olan Rowohlt’un, Nümberg Mahmesi’ne çıkacağını biliyor. Bu yüzden Rowohlt’un uluslararası prestijini vurguluyor ve birçok Yahudi yazarın da yer aldığı yayın programını övüyor. Bunların dışında, birtakım antisemitik ifadeler yumuşatılmıştı. Yahudilerin paraya karşı <em>farklı bir tutuma </em>sahip olduğu iddiası artık bir <em>ilk izlenim</em>di ve daha sonra bu fikri yanlış bulup reddediyordu. Nasyonal Sosyalist propagandanın, Nazizm’in en azılı karşıtlarını bile etkilediğini geç de olsa fark ediyordu. 1944 sonbaharında eleştirdiği şeyi –Yahudilerin kendileri ile diğer uluslar arasına bariyer çekmelerini– şimdi yeniden gözden geçiriyor ve Yahudilerin tehlike anında haklı olarak birleşmelerinin normal olduğu sonucuna çıkıyordu.</p>
<p>Antisemitik ifadelerin sonradan yumuşatılması şüphesiz Holokost’un korkunç boyutu hakkındaki yeni ifşalardan da kaynaklanmış olabilirdi. Toplama kamplarından gelen raporlar, işlenen suçların korkunçluğunu ilk kez ortaya koyuyordu. Mayıs 1945’te Fallada, yeni ortaya çıkan raporları metnine dahil etti. Revizyon sırasında bazı pasajlar tamamen çıkarıldı. Kendi politik saflığının giderek daha fazla farkına varıyordu. 1944 sonbaharında savunduğu, Nasyonal Sosyalizme zemin hazırlayanların Almanlardan ziyade Fransızlar ve İngilizler olduğuna dair şaibeli fikri değişti ve kendini eleştirerek bunu, “Almanların politik deliliğinin mükemmel bir örneği” olarak kabul etti. Tıpkı yurttaşları gibi… Milyonlarca Alman da Nazilerin “o kadar da kötü olamayacaklarını” ummuştu, ama sonunda “akla hayale sığmayacak şekilde kötüleştiklerine” tanık oldukları gibi bu saflıklarının bedelini de çok ağır ödemişlerdi.</p>
<p>1944 Hapishane Günlüğü, çağına tanıklık etme güdüsüyle yazılmış, gittikçe artan bir teslimiyetin ve umutsuzluğun belgesi.</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online  &#124;  25-26 Haziran 2020</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/9-turkiye-yayincilik-kurultayi-online-25-26-haziran-2020/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 16:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2760</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Sonuç Bildirisi   Türkiye Yayıncılar Birliği’nin iki yılda bir düzenlediği Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nın dokuzuncusu, 25-26 Haziran 2020 tarihlerinde COVID-19 pandemisi nedeniyle online olarak gerçekleşti. Uluslararası konuşmacıların da katıldığı 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online kapsamında, pandemi sonrasında yayıncılığımızın geleceğine ışık tutan yeni iş modelleri, telif hakları, dijital yayıncılık, okuma kültürü gibi önemli başlıklar tartışıldı.   [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç Bildirisi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Türkiye Yayıncılar Birliği’nin iki yılda bir düzenlediği Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nın dokuzuncusu, 25-26 Haziran 2020 tarihlerinde COVID-19 pandemisi nedeniyle online olarak gerçekleşti. Uluslararası konuşmacıların da katıldığı 9. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Online kapsamında, pandemi sonrasında yayıncılığımızın geleceğine ışık tutan yeni iş modelleri, telif hakları, dijital yayıncılık, okuma kültürü gibi önemli başlıklar tartışıldı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<h3>Önümüzdeki dönemde, hızla eskiye geri dönmek ya da hızlı çözümlerle günü kurtarmak yerine, sektörün bütün paydaşları sorunları hep birlikte, dayanışma içinde, adil ve paylaşımcı bir tutumla ele alıp çözmeye çalışmalıdır.</h3>
<ol>
<li>Yayıncılığın nitelikli gelişimi için sektörel altyapı ve yayıncılık etiği güçlendirilmelidir. Daha adil, daha paylaşımcı, daha az karbon ayak izi bırakan bir yayıncılık oluşturulmalıdır.</li>
<li>Yayıncılığın temeli olan düşünce ve ifade özgürlüğü, anayasayla korunan temel haklardandır; sansürle ve otosansürle mücadele edilmelidir. Her bireyin anadilinde okuma hakkı; istediği kitabı seçme, erişme ve edinme hakkı eşitlik ilkesiyle sağlanmalıdır. Toplumun her kesiminde, özellikle okullarda ve kütüphanelerde kitaplara heves uyandıracak yaratıcı okuma yolları çoğalmalıdır.</li>
<li>Kültür üreticilerini ve yaratıcı emeği korumak için telif haklarına saygı gösterilmelidir. Pandemi kriziyle ortaya çıkan ekonomik daralmanın çevirmenler, editörler, illüstratörler, grafikerler gibi kurum dışından çalışanlara zarar vermemesi sağlanmalı; yayınevleri, yaratıcı emek sahibi paydaşlarıyla dayanışma içinde ve şeffaflık ilkesiyle hareket etmelidir.</li>
<li>Ülkemizde kamunun yayıncılığa destek eksikliği giderilmelidir. Küçük ölçekli ve bağımsız yayıncılığın büyük medya şirketleri, tekelleşme ve holdingleşme tarafından zayıflatılmasının, satışların büyük ölçüde online platformlara kaymasının, bu platformların yapısı gereği küçük ve bağımsız satıcı ve üreticilerin aleyhine çalışması; ana akım olmayan, bağımsız seslerin okura ulaştırılma olanağının daralmasının önüne geçilmelidir. Türkiye’de yayıncılık dışındaki işlerle uğraşmayan, yayıncılıktan aldığını yine yayıncılığa yatıran bağımsız yayıncıların sektörün ana damarlarından olduğu, kültürel çeşitliliğin ve çoğunluk olmayan seslerin duyulmasının başlıca garantisidir.</li>
<li>Uluslararası kuruluşlar da kamu kuruluşları da kültür sektörünü destekleyecek politikalar geliştirmeli, basılı ve e-kitaba erişimi kolaylaştırıcı tedbirler almalı ve yerel üretimleri, bağımsız kitapçıları ve kamu kütüphanelerini öncelikli olarak desteklemelidir. Bu doğrultuda yakın gelecekte kitapçıların haklarını gözetecek ve kitapçıları temsil edecek bağımsız bir örgütlenmenin de kurulması ve etkin çalışması çok önemlidir.</li>
<li>Uzaktan eğitimin yaygın kullanımıyla birlikte, telif hakları gözetilerek üretilen nitelikli içerik daha da önem kazanmıştır. Uzaktan eğitim sistemlerinin ve materyallerinin kullanılmasıyla e-kitap ve basılı kitabı birleştirecek yeni hibrit dönemde, eğitim yayıncılığında özel platformlara ihtiyaç artmıştır. Talep odaklı baskı modelini hayata geçirebilmek için de düzenlemeler gerekecektir. E-bandrole geçilmeli ve uçtan uca otomasyon mümkün kılınmalıdır. Derleme yasasında düzenlemeler yapılmalıdır. KDV oranı %18 olan e-kitaplar, e-içerik ve e-kitap veritabanları da basılı kitaplar gibi KDV’den muaf tutulmalıdır.</li>
<li>Sanal ortamın tek çözüm olarak, fiziksel karşılaşmaların ikamesi olarak görülmesi yerine, yayın sektöründe yüz yüze karşılaşmaların önemi unutulmamalı, bu nedenle kütüphane ve kitapçılar desteklenmelidir. Fuar, kültür merkezi gibi platformlar, yayıncıyı, yazarı ve okuru odağa çıkartacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.</li>
<li>COVID-19 pandemisi süreci, yayıncılığın, depo ve lojistik dışında uzaktan çalışmaya müsait bir sektör olduğunu; iş yaşamımıza giren uzaktan çalışma modelinin, bundan sonra da devam edeceğini gösterdi. Birçok sektörde olduğu gibi yayıncılıkta da iş yeri tanımı değişeceği için, İş Kanunu’nda, ülkenin her yerindeki kadrolu iş gücünün uzaktan veya kısmi çalışmasına olanak sağlayacak şekilde saatlik çalışma sistemi, çalışılan saat üzerinden ücret ve sigorta primi ödenmesi gibi yapılar düzenlenmelidir.</li>
</ol>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2762 size-large" src="https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-1030x579.jpg" alt="" width="1030" height="579" srcset="https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-1030x579.jpg 1030w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-300x169.jpg 300w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-768x432.jpg 768w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-705x396.jpg 705w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-450x253.jpg 450w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-800x450.jpg 800w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler-1200x675.jpg 1200w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Yayincilikta-Dijital-Secenekler.jpg 1366w" sizes="(max-width: 1030px) 100vw, 1030px" /></p>
<h3>Dijital yayıncılık, basılı yayıncılık için bir tehdit değildir; üzerinde çalışılması, öğrenilmesi ve geliştirilmesi gereken yeni ve ek bir pazar geliştirme fırsatıdır.</h3>
<ol>
<li>Dijitalleşme, pandemi süreciyle birlikte yalnızca ülkemizin değil, tüm dünya yayıncılığının gündeminde ilk sıraya oturmuştur. Türkiye’de önemli bir büyüklüğe ulaşamamış olan dijital yayınların geleceğine ilişkin olarak yayın dünyasının önündeki görev, nitelikli içerik üreterek dijital yayın çeşitliliğini artırmak ve dijital içerik üretim süreçlerini geliştirerek standardize etmektir.</li>
<li>Dijital yayınları okurlarla buluşturan platformlarla işbirliği içinde, öncelikle içeriğin güvenliğini sağlayarak, düzenli ve sağlıklı raporlama yapan şeffaf ve izlenebilir iş-lisanslama modelleri kurulmalıdır.</li>
<li>Yeni gelecekte dijital pazarın gelişme ve büyüme hızını okur tercihleri belirleyecektir. Okur tercihlerini belirleyecek olan, okuma gereksinimleri ve deneyimleridir. Hem yayıncılar, hem buluşturucu platformlar bu hedefe yönelik iş süreçlerini geliştirmek ve sürdürülebilir iş modelleri kurmak konusunda işbirliği yapmalıdır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Telif hakları alanında süregelen sorunlar, pandemiyle birlikte artarak devam etmektedir.</h3>
<ol>
<li>Dijital alanda korsan yayıncılığın yaygınlaşması nedeniyle yazarların, çevirmenlerin, illüstratörlerin ve yayıncıların uğradıkları hak kaybının daha da büyümemesi için Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda 10 yıldan fazla süren çalışmalar sonucunda beklenen değişikliklerin yapılması gerekmektedir.</li>
<li>Çeviri eserlerde, yurtdışında artış eğilimi gösteren avans bedellerinin pandemi ve sonrasında çeşitliliğe zarar vermesini uluslararası dayanışmayla engellemek, yeni ve makul bir yol bulunmasına çalışmak önemlidir.</li>
<li>Bu dönemde özellikle eğitim ve akademik yayıncılık alanlarında dijital yayın sayısının artacağı, eğitimde dijitale daha fazla ağırlık verileceği anlaşılmaktadır. Giderek geleceğin ana gelirleri olacak olan bu ikincil gelirler, yayıncılık sektörüne olumlu bir katkı sağlayacaktır.</li>
<li>Aynı zamanda, toplu hak yönetimi ve lisanslama konularının önemi de artacaktır. Bu yöndeki çalışmalar, meslek birlikleri aracılığıyla hızlı bir şekilde harekete geçilerek yapılmalıdır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Yayıncılık sektörü yakın gelecekte yararlanılabilir bir veri tabanı ihtiyacını hayata geçirmelidir.</h3>
<ol>
<li>Veri tabanında, başlangıçta yeni çıkan kitapların tüm bilgilerinin yer alması; giderek ülkemizin kültürel çeşitliliğine ait her türlü bilgiye (metadataya) erişim sağlanmalıdır.</li>
<li>Hazırlanacak ve hizmete sunulacak bu veri tabanı, sektörün ihtiyacı olan erişilebilir, ulaşılabilir bilgilerin yanı sıra, kitabın okura ulaşmasını sağlayan tedarik zincirini de kısaltmalı, sektör paydaşları arasında sağlıklı bilgi paylaşımını sağlamalıdır.</li>
<li>Çağdaş ülkelerde olduğu gibi yazılı kültürel mirasın korunması ve çeşitliliğin devam etmesi için sektörde tekelleşmeyi sınırlandıracak bir Yazılı Kültürü Koruma Kanunu’yla birlikte, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda, 5651 sayılı internet ortamında yapılan yayınlarla ilgili düzenlemede, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Kanunu’nda, hatta Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu’nda gerekli düzenlemelerin yapılması elzemdir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Okumak, bir kültür haline geldiğinde eşitsizliğin yarattığı gerginlikleri de ortadan kaldıracaktır. İçselleştirilen bir okuma, anlamayla sonuçlanır ve bir kültür yaratır.</h3>
<ol>
<li>Okuma kültürü, bir kalkınma meselesidir. Bu amaçla merkezi yönetim, yerel yönetimler ve STK’lar birlikte çalışmalıdır.</li>
<li>Okurların kitaba erişimini sağlayacak sınıf kitaplıkları, okul kütüphaneleri, üniversite kütüphaneleri, halk kütüphaneleri ve yerel kütüphaneler, gezici kütüphanelerde çeşitliliğin, kullanım oranının arttırılması, yeni okurlar kazanılması açısından devletin ve yerel yönetimlerin çağdaş ülkelerdeki gibi bu alana anlamlı bütçeler ayırarak toplumu kültürel olarak desteklemeleri sağlanmalıdır.</li>
<li>İçeriğin niteliği, sürdürülebilirlik, örgütlülük, özgün, yenilikçi platformların çoğalması, okuma kültürünün dayatmacı bir yapı yerine, anlama-anlatma trafiğine yoğunlaşarak özellikle yeni kuşaklarca benimsenmesi için çok önemlidir.</li>
</ol>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2763 size-full" src="https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis.jpg" alt="" width="1170" height="693" srcset="https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis.jpg 1170w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-300x178.jpg 300w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-768x455.jpg 768w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-1030x610.jpg 1030w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-705x418.jpg 705w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-450x267.jpg 450w, https://parisyayinlari.com/wp-content/uploads/2020/07/Okuma-Kulturumuz-ve-Gelecege-Bakis-800x474.jpg 800w" sizes="(max-width: 1170px) 100vw, 1170px" /></p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR BİLİMKURGU KLASİĞİ LESABENDİO</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/bir-bilimkurgu-klasigi-lesabendio/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 16:49:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2756</guid>

					<description><![CDATA[Pallas’ın sakinleri fıçı biçimli asteroidlerini nasıl geliştirip güzelleştireceklerini düşünüp durmaktadırlar. Labu inşa edilecek yapıların yalnızca eğimli çizgilerden oluşan şekillerde olmasını istemektedir. Düzensiz ve eğri unsurlardan oluşan kök benzeri yapı iskeletlerinin üzerine yerleştirilen orantısız kubbeler hayal etmektedir. Peka ise yalnızca düz çizgiler, keskin kenarlar, parlak dümdüz pürüzsüz yüzeyler, düzenli açılar ve orantılar peşindedir. En beğendiği formlar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pallas’ın sakinleri fıçı biçimli asteroidlerini nasıl geliştirip güzelleştireceklerini düşünüp durmaktadırlar. Labu inşa edilecek yapıların yalnızca eğimli çizgilerden oluşan şekillerde olmasını istemektedir. Düzensiz ve eğri unsurlardan oluşan kök benzeri yapı iskeletlerinin üzerine yerleştirilen orantısız kubbeler hayal etmektedir. Peka ise yalnızca düz çizgiler, keskin kenarlar, parlak dümdüz pürüzsüz yüzeyler, düzenli açılar ve orantılar peşindedir. En beğendiği formlar kristaller, özellikle de pırlanta kesimi benzeri geometrik şekillerdir. Manesi ise bitkilere tutkundur, Pallas sakinlerinin gıda kaynağı olan mantar çayırları kurmakta, her yana çiçeklikler, sarmaşıklar, çelenkler yerleştirmek istemektedir. Nuse ise gökyüzüne ulaşan ışık kuleleri inşa etmeyi kendine hedef seçmiştir. Dex asteroidi geliştirme ve güzelleştirme konusunda sanatsal fikirleri olmayan, ancak tüm yapı çalışmaları için gerekli olan kaddimon çeliğinin çıkarılması ve işlenmesi üzerine uzman olan biridir. Sofanti ise müziğe meraklıdır ve üretiminde uzman olduğu deri tabakaları ile yapılara katkıda bulunduğu gibi, bu deri tabakalarını kullanarak müzik çalışmaları da yapmaktadır. Lesabéndio’nun aklı fikri çok yüksek bir kule yapmaktadır; bu kulenin yardımıyla Pallas asteroidinin üzerindeki ışık bulutunun gizemlerini çözmek istemektedir.</p>
<p><strong>UZAY ŞAİRİ</strong><strong>, YILDIZ GEZGI</strong><strong>̇Nİ</strong></p>
<p>Uzay şairi, yıldız gezgini, iflah olmaz hayalci Paul Scheerbart’ın 1913 yılında yayımladığı “Lesabéndio” romanı bize Pallas’taki yaşamı anlatırken, yukarıda bir kısmından bahsettiğimiz Pallas sakinlerinin gayretkeş uğraşılarını ve fikir dünyalarını da önü- müze serer. Aralarında çok sayıda tanınmış entelektüel ve sanatçının bulunduğu hayranları, onu dadacılığın, dışavurumculuğun (ekspresyonizmin) ve sürrealizmin öncüsü olarak görmekte, modern mimari alanındaki ileri görüşlü katkılarını vurgulamakta ve hatta onu atomun parçalanmasının müjdecisi olarak anmaktadır. Ünlü düşünür ve yazar Walter Benjamin de bir Scheerbart hayranıdır. 1913 yılında “Lesabéndio” romanı için övgü dolu bir değerlendirme yazısı kaleme alan Benjamin’in Lesabéndio ve Paul Scheerbart’a olan ilgisi devam etmiştir. 1939 yılında “Scheerbart Üzerine” adlı bir çalışma daha hazırlamış ve Lesabéndio’yu “gerekli olan tüm teknolojiyi geliştirmiş ve bunu insanlığın yararı için kullanmakta olan bir toplumun görüntüsü” olarak tanımlamıştır.</p>
<p>Benjamin’deki Lesabéndio etkisi bununla sınırlı kalmamıştır. Benjamin’in notlarında bahsedilen ancak Nazilerden kaçarken yaya olarak geçmeye çalıştığı İspanya – Portekiz sınırında intiharı sonrası kaybolan “Der Wahre Politiker (Gerçek Politikacı)” isimli çalışmasında Ernst Bloch, George Sorel ve Georg Lukács’ın siyaset felsefesine dair görüşlerini ele aldıktan sonra sonuç bölümünde bu fantastik asteroid romanının değinmekte olduğu siyasi altyapıyı tartışmaktadır.</p>
<p><strong>Ü</strong><strong>TOPYA MI, BİLİMKURGU MU?</strong></p>
<p>Peki Scheerbart ne yazmıştır da, bu fantastik bilimkurgu romanı çağımızın ünlü düşünürünü bu derecede etkilemiştir? Pallas’ın gizemi nedir? Aslında kimi eleş- tirmenlerce bir ütopya olarak değerlendirilen bu romanda, tümüyle dünyamızın ve insanlığın hali ele alınmakta ve Scheerbart’ın olağanüstü düşgücünün ışığında biz Dünyalılar anlatılmaktadır. Ama farklı bir biçimde!</p>
<p>Bir düşünün eğer insanların beslenme, giyinme, barınma ve cinsellik ihtiyaçları olmasa nasıl bir dünya ortaya çıkardı? Evet Pallas sakinlerinin beslenme sorunu yoktur. Yani beslenirler ama bu onlar için bir SORUN değildir. Gezegenin çeşitli yerlerinde bulunan mantar çayırları üzerine uzanırlar ve bir yandan uyurken, bir yandan da vücutlarındaki gözenekler vasıtasıyla gerekli besini bünyelerine alırlar. Pallas sakinlerinin giyinme sorunu da yoktur. Bizim tabirimizle hep çıplak dolanırlar. Asteroidde herhangi bir hava olayı da yaşanmaz, ısı sorunu da yoktur, aile kurmaları da gerekmediğinden barınma sorunları da yoktur. Atölyeleri vardır. Ancak buralarda yalnızca birlikte çalışırlar, sonra uyumak için bir mantar çayırlığının yolunu tutarlar. Uyurken sırtlarından çıkardıkları kendi derilerinden oluşan bir tulumun içinde yatarlar.</p>
<p><strong>OSKAR KOKOSCHKA</strong><strong>’</strong><strong>NIN </strong><strong>ÇİZGİ</strong><strong>LERI</strong><strong>̇</strong><strong>YLE PAUL SCHEERBART</strong></p>
<p>Cinsellik de yoktur Pallas’ta. Asteroidin derinliklerinden çıkardıkları dev cevizleri kırarlar, bu cevizlerden genç Pallasyalılar çıkar ve ırklarının devamı bu şekilde sağlanır, işte bu sebeple aile kurmaları da gerekmez. Aile olmayınca soy, sop, miras, vs. gibi sorunlar da olmaz. Pallasyalılar keyif için kabarcık otu tüttürürler. Kabarcık otu da çok sayıdaki kollarından birinin üzerinde kök salmıştır. Yalnızca otun bir dalını ağızlarına alıp, içlerine çekmeleri yeterlidir. Hem asteroidlerindeki özel kütle çekimi koşuları, hem küçük kanatları hem de esneyen ve uzayıp kısalabilen vücutları sayesinde uçarak bir yerden bir yere gidebilirler. Yine de asteroidin her yerine rahatça ve kısa sürede</p>
<p>ulaşabilmeleri için çeşit çeşit ortak kullanıma açık taşıma sistemleri inşa etmişlerdir. Elbette söylemek gereksiz, yaşamlarında para diye bir şey de yoktur. Görüntü büyütme imkanına sahip gözleri olduğundan, kitaplarını mikro boyutlarda basarlar ve bunları boyunlarındaki kolyeye asarlar. Bu sayede bir Pallasyalı tüm kütüphanesini bu kolyede taşıyabilir.</p>
<p>İnsanoğlu böyle bir yaşama sahip olsaydı, o zaman neyle uğraşırdı sizce? Neyse biz kendi tahminlerimizi bir yana bırakalım. Scheerbart’ın hayal alemine göre Pallas sakinlerinin tek düşündükleri asteroidlerini “sanatsal” açıdan geliştirmek, yeniden düzenleyip, güzelleştirmektir. Bu konudaki kararları da kitabi tabiriyle “doğrudan demokrasi” yoluyla alırlar. Bizim için soğuk ve “ütopik” bir kavram olsa da Scheerbart’ın kitabını yazdığı zaman ülkesi Almanya’nın halen bir imparatorluk olduğunu hatırda tutmak gerekiyor. Aynı şekilde İngiltere, Avusturya, Rusya ve tabii ki Türkiye de hanedana dayanan krallar, kraliçeler ve imparatorlar tarafından yönetiliyordu. Demokrasi ise o da ancak olabildiği kadarıyla ABD ve Fransa’da görülüyordu.</p>
<p><strong>BI</strong><strong>̇R (PASİFİ</strong><strong>STI</strong><strong>̇N) GÖZ</strong><strong>Ü</strong><strong>YLE D</strong><strong>Ü</strong><strong>NYA(MIZ)</strong></p>
<p>Radikal bir pasifist ve anti-militarist olan Paul Scheerbart 1. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Almanya’daki askere alma kampanyasını protesto etmek üzere açlık grevine başladı. 1915 yılında açlık grevinden kaynaklanan sebeplerle ölen yazarın, ölüm sebebi kayıtlara beyin kanaması olarak geçti.</p>
<p>Scheerbart, romanının kahramanı Lesabéndio’nun ağzından gezegenimizdeki yaşamla ilgili Pallas sakinlerinin bazı yorumlarını aktarır kitabında. Pallasyalılardan biri dünyaya gitmiştir, ancak iki gezegenin farklı koşullarından dolayı insanlar tarafından görülmemiş ve farkedilmemiştir. Kendisi ise herşeyi görür ve dönüşünde bir kitap yazar. Lesabéndio arkadaşı Biba’ya bu kitabı okumaktadır:</p>
<p><em>“… Ancak yine de mükemmel g</em><em>ö</em><em>zlerim sayesinde Dünya’da olan biteni bütün açıklığıyla g</em><em>ö</em><em>rebiliyordum. G</em><em>ö</em><em>rdüklerimse </em><em>ç</em><em>ok acayipti, ama pek de iç açıcı şeyler değildi. Her tarafta bedenimi beslemek i</em><em>ç</em><em>in bir sürü bitki </em><em>ç</em><em>eşidi buldum. Pallas’tayken, gıda maddelerini g</em><em>ö</em><em>zeneklerimizden almak i</em><em>ç</em><em>in bedenimizi Pallas mantarları</em><em>na deg</em><em>̆dirmemiz yeterliyken, dünyada mantar ve benzeri yiyecekleri, g</em><em>ö</em><em>zeneklerimden emebilmek i</em><em>ç</em><em>in </em><em>ö</em><em>nce toz haline getirmek zorundaydım. Ancak Dünyalıların beslenme şeklini g</em><em>ö</em><em>rü</em><em>nce dehs</em><em>̧ete düştüm; bunlar bedenleri şişene kadar besinleri ağız yoluyla alıyorlardı. </em><em>Ü</em><em>stelik en korkuncu da başka canlıları öldürmeleri, onları kesip doğradıktan sonra da par</em><em>ç</em><em>alar ve lokmalar halinde ağızlarına sokmalarıydı; ağızlarındaki taş gibi sert dişleri ile bunların hepsini </em><em>ç</em><em>iğniyorlardı. Kendimi Dünyalılara g</em><em>ö</em><em>sterebilmek i</em><em>ç</em><em>in elimden gelen her şeyi yaptım, ama yine de bunu bece- remedim. Dünya’da yaşayanlar </em><em>ç</em><em>ok farklı zeka düzeylerine sahipler; y</em><em>ö</em><em>netici konumda olanlar da zorlukla iki bacakları üzerinde oradan oraya kendilerini sürüklüyorlar ve kendilerini insan olarak adlandırıyorlar. İnsanlar da baş</em><em>lang</em><em>ıç</em><em>ta y</em><em>ırtıcı hayvanlarmış – yani diğer canlılara saldırıp onları öldüren ve yiyen canlılarmış. Bu yırtıcı hayvan i</em><em>ç</em><em>güdülerinden faydalanarak iğrenç alışkanlıklar geliştirmişler. İnsanlar yalnı</em><em>zca d</em><em>ünya üzerinde yaşayan kendilerinden daha düşük zekaya sahip canlıları yok etmekle kalmıyorlar, yiyecek i</em><em>ç</em><em>in karşılıklı olarak birbirlerini de yok ediyorlar. Ger</em><em>ç</em><em>i birbirlerini yediklerini hiç g</em><em>ö</em><em>rmedim, yine de binlerce kişiden oluşan devasa ordular halinde birbirlerine saldırdıklarını</em><em>, ates</em><em>̧li silahlar ve keskin demir par</em><em>ç</em><em>aları ile birbirlerini korkunç şekilde yaraladıklarını ve yaralananların </em><em>ç</em><em>oğunun kısa sü</em><em>re i</em><em>ç</em><em>inde </em><em>ö</em><em>ldüklerini kendi g</em><em>ö</em><em>zlerimle g</em><em>ö</em><em>rmek zorunda kaldım.”</em></p>
<p>1913 yılında yayımlanan “Lesabéndio” romanı Paul Scheerbart’ın başyapıtı olarak görülmektedir. Hayranlarına göre, Alman olmayıp da İngiliz ya da Amerikalı olsaydı ya da bu romanı Birinci Dünya Savaşının arifesinde değil de daha sonraki tarihlerde yayımlansaydı, bu romanı ile uluslararası bir şöhret kazanabilirdi. Scheerbart fantastik öyküler anlattığı kitaplarının yanısıra şiirler de yazmış ve fantastik çizimler yapmıştır. Mimariyle yakından ilgilenmiş “Glasarchitektur (Cam Mimarisi)” (1914) adlı bir kitap ve mimari üzerine birçok makale yazmıştır. Aralarında Bruno Taut’un da bulunduğu döneminin önde gelen mimarları onun fikirlerinden çok etkilenmişlerdir. Walter Benjamin’in 1927’den 1940 yılına kadar sürdürdüğü ve bitiremediği ünlü projesi “Passagenwerk (Pasaj Projesi)” de ilhamını Scheerbart’tan almıştır. Yazarımızın uğraştığı bir diğer alan da devridaim makinesidir. 1907 ile 1910 arasında iki buçuk yıl boyunca bir devridaim makinesi yapmak için uğraşmıştır. “Das Perpetuum mobile. Die Geschichte einer Erfindung. (Devridaim Makinesi. Bir Buluşun Tarihi)” (1910) isimli bir kitabında bu çalışmalarını anlatmıştır.</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marcus Aurelius&#8217;tan</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/marcus-aureliustan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 16:44:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2752</guid>

					<description><![CDATA[Hiçbir şeye rastgele veya sanatın ilkelerine uymayacak bir biçimde başlama! İnsanlar bazen iyiyi ve kötüyü ayırt edemedikleri için bizde acıma duygusu uyandırırlar. Aslında kaybedilen şey sadece şimdiki zamandır. Hiç kimse geçmişi ve geleceği kaybedemez. Kimse bir insandan sahip olmadığı bir şeyi alamaz. Yaşadığımız bir şeye kızmak evrensel doğaya aykırıdır. Çünkü evrensel doğa tüm varlıkların doğalarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em><strong>Hi</strong><strong>ç</strong><strong>bir şeye rastgele veya sanatın ilkelerine uymayacak bir bi</strong><strong>ç</strong><strong>imde başlama!</strong></em></p></blockquote>
<ul>
<li>İnsanlar bazen iyiyi ve kötüyü ayırt edemedikleri için bizde acıma duygusu uyandırırlar.</li>
<li><strong>Aslında kaybedilen şey sadece şimdiki zamandır. Hiç kimse ge</strong><strong>ç</strong><strong>mişi ve geleceği kaybedemez. Kimse bir insandan sahip olmadığı bir şeyi alamaz.</strong></li>
<li>Yaşadığımız bir şeye kızmak evrensel doğaya aykırıdır. Çünkü evrensel doğa tüm varlıkların doğalarını içinde bulundurur. Bir insana kin duyduğumuzda ya da ona öfkelenip zarar vermek amacıyla üzerine yürüdüğümüzde kendimizi küçük düşürürüz. Bir zevke ya da acıya yenilirsek de kendimizi küçük düşürürüz. Yalan söylediğimiz, ikiyüzlü davrandığımız, amaçsızca ve düşüncesizce davrandığımızda da kendimizi küçük düşürürüz. Ancak en küçük hareketimizi bile yaptığımız şeyin farkında olarak yapmalıyız. Çünkü aklı olan varlıkların amacı en saygın aklın yasalarına uygun davranmaktır.</li>
<li><strong>Kimi insanlar kırsal b</strong><strong>ö</strong><strong>lgelerde, deniz kıyısında ya da başka bir yerde inzivaya </strong><strong>ç</strong><strong> Sen de b</strong><strong>ö</strong><strong>yle şeyleri </strong><strong>ö</strong><strong>zlemeyi alışkanlık haline getirdin. Ancak bu </strong><strong>ç</strong><strong>ok aptalca. Çünkü insanın </strong><strong>ç</strong><strong>ekileceğ</strong><strong>i en g</strong><strong>üzel yer kendi i</strong><strong>ç</strong><strong>idir. Hi</strong><strong>ç</strong><strong>bir yer bundan sakin bir yer olamaz. Hele bir de sadece düşünmek bile sana mutluluk veriyorsa daha ne isteyebilirsin? Mutluluk derken i</strong><strong>ç</strong><strong>indeki huzurdan bahsediyorum. O halde kendini bu işe uyarla ve kendi i</strong><strong>ç</strong><strong>ine s</strong><strong>ığın. Kısa bir süre ve en basit şeyleri düşüneceksin, ama bu düşünce seni geri d</strong><strong>ö</strong><strong>nece</strong><strong>ğ</strong><strong>in t</strong><strong>üm memnuniyetsizliklerden kurtaracak. Seni memnuniyetsiz kılan şeyler neler? İnsanların k</strong><strong>ö</strong><strong>tülüğü mü? O halde şöyle düşün: Akla sahip olan varlıklar birbirleri i</strong><strong>ç</strong><strong>in yaratılmışlardır, hoşg</strong><strong>ö</strong><strong>rü de adaletin gereğidir. İnsanlar istemeden k</strong><strong>ö</strong><strong>tülük yaparlar, birbirleriyle savaşırlar, birbirlerinden kuşkulanırlar, birbirlerini yaralayı</strong><strong>p </strong><strong>ö</strong><strong>ldürürler. Ama en sonunda kendileri de </strong><strong>ö</strong><strong>lüp giderler. B</strong><strong>ö</strong><strong>yle düşünmeye devam et ve şikayet etmeyi bırak. Yoksa kaderinden mi memnun değilsin? O halde her zaman i</strong><strong>ç</strong><strong>ine </strong><strong>ç</strong><strong>ekil. Atomlardan ya da tanrısal </strong><strong>ö</strong><strong>ng</strong><strong>ö</strong><strong>rüden mi mutsuzsun? O halde evrenin bir kent gibi düşünülmesi gerektiğini g</strong><strong>ö</strong><strong>steren delillere bir bak. Yoksa vücudunun zayıflamasından mı ürküyorsun? O halde bir kez daha i</strong><strong>ç</strong><strong>ine </strong><strong>ç</strong><strong>ekil, kendi gücünü kavradığında nefesinin, acının ve zevklerin üzerine düşündüklerini bir kez daha hatırla. Yoksa şan, ş</strong><strong>eref pe</strong><strong>şinde mi koşuyorsun? O halde unutkanlığın nelere yol a</strong><strong>ç</strong><strong>abileceğini, zamanın sonsuzluğunu, ünün </strong><strong>ö</strong><strong>nemsizliğini, sana </strong><strong>ö</strong><strong>vgüler düzen insanların ne kadar aptal ve d</strong><strong>ö</strong><strong>nek olabileceklerini ve ünün nedeniyle saplandığın küçücük alanı g</strong><strong>ö</strong><strong>zden ge</strong><strong>ç</strong><strong>ir. Dünyanın tamamı evrendeki bir noktadan ibarettir. Benim yaşadığım yer ise noktanın bir par</strong><strong>ç</strong><strong>asından ibaret. Bu kadar küçük yerde bana </strong><strong>ö</strong><strong>vgüler düzen ne kadar </strong><strong>ç</strong><strong>ok insan var? Bu insanlar nasıl insanlardır? O halde kendime ait olan yere </strong><strong>ç</strong><strong>ekilmeliyim. </strong><strong>Ü</strong><strong>zülmemeliyim, kızmamalıyım, </strong><strong>ö</strong><strong>zgürlüğümü korumalıyım, bir vatandaş, bir insan gibi yaşamalıyım. Dışarıda olup bitenler benim aklımız etkilemez, çünkü onlar hareketsizdirler, bütün korkularımız i</strong><strong>ç</strong><strong>imizdeki düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Şu anda var olan her ş</strong><strong>ey de</strong><strong>ğişim halindedir ve kısa bir süre sonra yok olup gideceklerdir. Sadece kendimin b</strong><strong>ö</strong><strong>yle ne kadar </strong><strong>ç</strong><strong>ok de</strong><strong>ğişime şahit olduğumu düşünmeliyim.</strong></li>
<li>Evren değişim, yaşam ise düşüncedir.</li>
<li><strong>Dünyada nelerin olduğunu bilmeyen bir kiş</strong><strong>i d</strong><strong>ünyaya yabancıdır. Birlikte yaşama yasasından ka</strong><strong>ç</strong><strong>an birisi ka</strong><strong>ç</strong><strong>aktır, aklındaki g</strong><strong>ö</strong><strong>zleri kapatan k</strong><strong>ö</strong><strong>rdür. Başkaları</strong><strong>na ba</strong><strong>ğımlı ve yaşamı i</strong><strong>ç</strong><strong>in gerekli olan şeyleri başkalarından elde edenler dilencidir. İnzivaya </strong><strong>ç</strong><strong>ekilen ve olup bitenlerden memnun olmayan birisi dünya üzerinde bir yaradır. Halbuki olan her şeyin nedeni aynıdır. Ruhunu diğer insanların ruhundan ayıran kişi bütü</strong><strong>nden kopmu</strong><strong>ştur.</strong></li>
<li>Mesleğini sev, ondan memnun ol. Yaşamının geri kalanını tanrılara ada. Bir zorba ya da birinin kölesi olma.</li>
<li><strong>Do</strong><strong>ğayı izlemekten daha güzel bir şey yoktur.</strong></li>
<li>Madde durmadan akan bir nehir gibidir. Her zaman değişime uğrar, asla durağan değildir.</li>
<li><strong>Bir insana iyilik yaptığında doğana uygun davranıyorsun, bir de başka bir </strong><strong>ö</strong><strong>dül mü istiyorsun? G</strong><strong>ö</strong><strong>z g</strong><strong>ö</strong><strong>rdüğü, ayaklar da yürüdüğü i</strong><strong>ç</strong><strong>in senden </strong><strong>ö</strong><strong>dül mü istiyorlar? İyilik yapmak i</strong><strong>ç</strong><strong>in yaratılmış insan, iyilik yaptığı zaman doğasına uygun davranarak g</strong><strong>ö</strong><strong>revini yapmıştır. İnsan bütünün bir par</strong><strong>ç</strong><strong>ası olarak kendine düşeni yaptığı i</strong><strong>ç</strong><strong>in </strong><strong>ö</strong><strong>dülünü de almış olur.</strong></li>
<li>Tragedya’nın amacı insan hayatında neler olduğunu, bunların oluşunun ne kadar normal olduğunu gö Sahnede gördüğün ve etkilendiğin şeyler yaşam sahnesinde karşına çıkınca şaşırmamalısın. Komedyalar ise özgür bir dille seyircileri eğitmeye çalışırlar. Diogenes de benzeri bir amaç için tiyatrodan yararlandı. Eski komedyadan sonra, orta komedyaya bakmalı. Daha sonra da taklide dayanan yozlaşmış komedyaya. Tüm yazarların bazı yararlı şeyler söyledikleri kesindir. Ama bu sözlerin bütüne katkısı neydi?</li>
<li><strong>Ey ruhum! Gün geldiğinde bedeninden daha sade olabilecek misin? Gün geldiğinde sevmeye ve iyiliğe daha yatkın olacak mısın? Gün geldiğinde doygun, hi</strong><strong>ç</strong><strong>bir şeye ihtiyacı olmayan ve onları istemeyen, zevk aldığın canlı </strong><strong>ve cans</strong><strong>ız hi</strong><strong>ç</strong><strong>bir şeyle ilgilenmeyen bir insan olabilecek misin?</strong></li>
</ul>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BALIKLAR, KUŞLAR VE DENİZ</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/baliklar-kuslar-ve-deniz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 16:37:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2748</guid>

					<description><![CDATA[Sait Faik bize, sadece kitaplarda rastladığımız cıvıl cıvıl, sanki elimizi uzatsak hissedeceğimiz sıcaklıkta bir İstanbul anısı bıraktı. &#160; Sait Faik denince ilk anda zihnimde, ilkokul yıllarında Türkçe kitabında karşılaştığım ‘Semaver’ öyküsü belirir. İlkokul 4. sınıf olmalı. Ali’nin annesiyle konuştuğu pasajda sanırım cümlenin öğelerini buluyorduk. Çocuk aklımda, “Allah affeder ana.”, “Allah hiç gülmez mi?” diyalogları kalmış. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sait Faik bize, sadece kitaplarda rastladığımı</em><em>z c</em><em>ıvı</em><em>l c</em><em>ıvıl, sanki elimizi uzatsak hissedeceğimiz sıcaklıkta bir İstanbul anısı bıraktı.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sait Faik denince ilk anda zihnimde, ilkokul yıllarında Türkçe kitabında karşılaştığım ‘Semaver’ öyküsü belirir. İlkokul 4. sınıf olmalı. Ali’nin annesiyle konuştuğu pasajda sanırım cümlenin öğelerini buluyorduk. Çocuk aklımda, “Allah affeder ana.”, “Allah hiç gülmez mi?” diyalogları kalmış.</p>
<p>Sait Faik’e dair zihnimde beliren bir diğer anıysa üniversite yıllarına ait. Devlet yurdunda odamı paylaştığım arkadaşımın platonik aşkı ve Sait Faik’in “Bir İlkbahar Hikâyesi”. Hikâyeyi bilen bilir ama bilmeyenler için hatırlatalım. Karşı komşunun kızıyla birbirlerine ayna tutmalı oyun oynayan kahramanımız, babasının tayininin başka ile çıkması sonucu oradan ayrılır. Küçük kahramanımız, annesinin kucağında hıçkıra hıçkıra ağlar. Tıpkı o gece arkadaşımın karşımda ağladığı gibi… Geçmiş zaman! Vizeler miydi, finaller miydi tam hatırlayamıyorum ama sınavda “Bir İlkbahar Hikâyesi”nden parçalar vardı.</p>
<p>Sait Faik’e dair zihnimde beliren ilk anılarım bunlar. Peki Sait Faik’i kitaplar nasıl tanımlıyor? Orhan Pamuk’un bir söyleşisinde “Robert Kolej’de bize sadece Sait Faik okuttular.” dediği…</p>
<p>1906 Adapazarı doğumlu Türk hikâyeci. Türk edebiyatında Çehov tarzı hikâyeciliğin temsilcisi.</p>
<p>Çehov tarzı hikâyeler, romandan ve Maupassant tarzı hikâyeden ayrı kuruluştadır. Olayların akışı, düğüm, serim bölümü önemli değildir. Hikâyenin bitmesi ile her şey bitmiş olmaz. Önemli olan anı anlatmaktır. Konunun planlanmasına gerek duyulmaz. Bu tarz yazım, modern hikâyeciliğe geçişi sağlamıştır.</p>
<p>Sait Faik, varlıklı bir aileden geliyordu. Ailesinin maddi durumu onu, ekmek parası derdinden kurtarmıştır diyebiliriz. Eğitim hayatı, İstanbul ve Bursa’da geçti. İlk hikâyesi “İpekli Mendil”, Varlık dergisinde yayımlandığında Bursa’da lise öğrencisiydi. Sanırım yazarın okul hayatındaki tek başarısı! Kendisi anılarında bu durumdan şöyle bahseder: “<em>Bursa Lisesi’nin şimdi müdürü müdür, yoksa edebiyat hocası mıdır bilmem, Mümtaz Bey, bir tahrir vazifemin altına şunları yazmıştı: ‘Yarın bunları neşredeceksiniz. Daha itinalı olmanız lazım.’ Sen misin bunu yazan Mümtaz Bey? Hâlâ </em><em>itinas</em><em>ız neşredip duruyorum. Mümtaz Bey’e de bir kitap g</em><em>ö</em><em>nderemiyorum. Yarı nank</em><em>ö</em><em>rlük, yarı korkaklığımdan… Lisenin onuncu sınıfından çıkı</em><em>nca hi</em><em>ç</em><em>bir şey olmamaya karar vermiş ama neden gene onuncu sınıfı bir daha okumuştum, bilmem. Bitirmesine güç halle liseyi bitirdik. İşte bu da </em><em>ç</em><em>alışkan talebe miydik sualine cevap. Hi</em><em>ç</em><em>bir dersi sevmezdim. Talebelik hayatıma ait hatıralarımın hepsini unuttum. Talebelikten nefret ederim.”</em></p>
<p>Bu paragraf yazarın kişiliğiyle ilgili öyle ipuçları veriyor ki…Yeri geldikçe buna değineceğiz.</p>
<p>Yazar, üniversite hayatına İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde devam ettiyse de bitiremedi. Ekonomi okumak için babasının zoruyla İsviçre’ye yollandı. Fakat kendisinin de dediği gibi, hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olmadı. İsviçre’de de dikiş tutturamadı. Oradan Fransa’ya geçti, hayatın tadını çıkarmak için. 1935’te Türkiye’ye döndüğünde elinde hiçbir diploması yoktu.</p>
<p><strong>“Lüzumsuz Adam”lığı se</strong><strong>ç</strong><strong>ti</strong></p>
<p>Babasının baskısıyla ticarete yöneldiyse de yapamadı. Ermeni Mektebi’ndeki Türkçe öğretmenliği de kısa sürdü. Ardından Haber gazetesindeki kısa süreli adliye muhabirliği ile iş hayatındaki istikrarsızlığını sürdürdü. 1939’da babasının ölümünden sonra kimine göre “aylaklığı”  kendi deyimiyleyse, “lüzumsuz adam”lığı seçti. Tıpkı anılarında bahsettiği gibi: “<em>Balık tutmak; kahvede oturmak, yanımda </em><em>ç</em><em>ok sevdiğim k</em><em>ö</em><em>peğim, insan tanımak; Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada i</em><em>ç</em><em>mek; hikâye yazmak; velhasıl hi</em><em>ç</em><em>bir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İş</em><em>te ben b</em><em>ö</em><em>yle hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim.”</em></p>
<p>Sait Faik’in hikâyelerinde özellikle üzerinde durduğu mesele, hayattan zevk almak değil miydi? İnsanları, doğayı, dünyayı sevmek… Çünkü, bir insanı sevmekle başlardı her şey! Yazar sahiden de bu dünyaya “Abayı” yakmıştı. Hikâyelerinin kahramanları da aynı yaşama sevinciyle doluydu. Papaz Aleksandros şöyle demişti bir yerde: “<em>Bulursam bol ş</em><em>arap i</em><em>ç</em><em>erim. Genç kızları g</em><em>ö</em><em>rünce tay gibi kişnerim. Papazım diye mi yapmayacağım. Güzel şeylere bayılırım. Güzel kızlara, iyi şaraplara, otlara, ağa</em><em>ç</em><em>lara, </em><em>ç</em><em>i</em><em>ç</em><em>eklere, kuşlara… Güzel olan her şeye.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Ne kadar da buram buram Sait Faik kokuyor değil mi?</p>
<p>Yazar, iş hayatındaki bu istikrarsızlığı ve  çeşitliliği müthiş gözlem gücüyle birleştirdi ve ortaya tadına doyamadığımız İstanbul temalı hikâyeler çıkıverdi. Eminönü’nün sokak satıcılarını: sucular, şerbetçiler, bozacılar, simitçiler, balık ekmekçiler… Galata Köprüsü’nden geçen at arabalarını, hamalları, balıkçıları, fabrika işçilerini, Rum meyhanecileri, sokak kadınlarını, eski İstanbul’a dair ne varsa hepsini ama hepsini Sait Faik’in keskin gözlem gücüne borçluyuz.</p>
<p>İlk bakışta önemsiz, hikâyeye dahil edilemeyecek derecede gereksiz insanlar yığını olarak görünen bu temaşa, Sait Faik’in bir nevi sığınağıdır. Yazar, her zaman alın teriyle çalışana saygı ve sevgi duymuştur. Bu yüzden bu insanlar hep başkahramanıdır. Evet, hali vakti yerindedir. Varlık dergisinde yayımlanan hikâyelerinden para da kazanmıştır. Hatta kendi deyimiyle hikâye başına beş papel! Ama süsten püsten, gösterişten hiç hoşlanmaz. Hatta kibar, entelektüel zümreden nefret eder. Bu gösterişsizlik merakı yazarın her haline sirayet etmiştir. Hatta kitaplarının adlarına bile! “Lüzumsuz Adam”, “Birtakım İnsanlar”. Yazarın annesi anılarında, küçükken kendisine yeni elbise giydirmekte çok zorluk çektiğini, o zamandan gösterişe karşı bir tepkisi olduğundan bahseder. Sadece giyiminde kuşamında değil yazılarında da aynı özensizliği görebiliriz.</p>
<p>Elinde, saman kâğıdından defteri ve kurşun kalemi… Sait Faik için yazı yazmak bir tören havasında geçmez. Oturup şimdi yazı yazacağım, diye çalıştığı hiç görülmemiştir. O, sadece izler ve düşünür. Yazar, bu durumu anılarında şöyle paylaşır: “<em>Hikâye yazmak i</em><em>ç</em><em>in oturduğum hiç vaki değildir. Hikâye yazmak i</em><em>ç</em><em>imden gelmeli ve sonra oturup yazmalıyım. Hikâyelerimi ekseri herkesin arasında, bir balıkçı kahvesinde ve evimde gece yarısından sonra annem uyurken yazarım.”</em></p>
<p><strong>Yazar…</strong></p>
<p>Yazar, kelimesini Sait Faik için ne kadar kolaylıkla kullanabiliyoruz değil mi? Ama biliyor musunuz öyle vakitler olmuş ki Sait Faik kendine yazar diyememiş, kendini yazar olarak kabullendirememiş. Yurt dışına çıkacağı vakit pasaport için başvurduğu zaman meslek kısmına yok yazılmış. Mesleği yok! Devletin gözünde işi gücü yoktur Sait Faik’in.</p>
<p>Lüzumsuz adamlık bir yerde onu yaralamış olsa gerek öykülerinin birinde bu duruma şöyle değinir: <em>“’Sen ne iş yaparsın?’ dedi./ İş yapmam. / K</em><em>ö</em><em>tü k</em><em>ö</em><em>tü baktı. / Aylak mı </em><em>gezersin? Ma</em><em>şallah! </em><em>Ü</em><em>stün başın da temiz. Boş ver. Yalan s</em><em>ö</em><em>yleme. S</em><em>ö</em><em>yle, ne iş yaparsın?/ Bir iş yaparım ama iş yerine ge</em><em>ç</em><em>mez.”</em></p>
<p>Sait Faik, çoğu zaman vapur yolculuğu- Burgazada- sırasında yapar gözlemlerini. Elinde saman kâğıdından defteri ve kurşun kalemiyle notlar alır, kimi zaman hikâyelerini yazar. Onun için sadece çevreyi seyretmek yeterlidir. Bu durum, arkadaşı Oktay Akbal’ın anılarında – Şair Dostlarım 1964- şöyle anlatılır: <em>“Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir Boğaz gezintisini anımsıyorum. </em><em>Ü</em><em>sküdar’dan Beykoz’a kadar her iskelede Sait beni sı</em><em>nava </em><em>ç</em><em>ekmiş</em><em>ti: </em><em>‘Şu iskeleyi anlatmak gerekse neresinden başlarsın?’ Anadoluhisarı İskelesi’nin yanında küçük bir kahve vardır. ‘Haydi’ dedi, ‘mademki hikâyecisin, şu kahvede ilk g</em><em>ö</em><em>züne </em><em>ç</em><em>arpan nedir, s</em><em>ö</em><em>yle bakalım?’ Baktım üç d</em><em>ö</em><em>rt kişi oturmuş, kağıt oynuyor, kahve i</em><em>ç</em><em>iyor, duvarda birtakım basma resimler… İ</em><em>ran </em><em>ş</em><em>ah</em><em>ının, Atatürk’le resmi falan. ‘Bu resimleri belirtirim.’ dedim. Kızdı birden, ‘Ulan!’dedi, o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İş</em><em>te as</em><em>ıl hikâye o be?”</em></p>
<p>Tedavi olmak için yurt dışına çıktığı dönemi saymazsak yazarın 1935’ten sonraki hayatı İstanbul’da geçmiştir diyebiliriz. Sait Faik’te böylelikle İstanbul aşığı olan şairler ve yazarlar sınıfına dahil olacaktır. Tıpkı yakın arkadaşı Orhan Veli ve çağdaşları A. H. Tanpınar ve Yahya Kemal gibi. Burada adı geçen isimlerin hemen hepsi İstanbul’u çok farklı yerlerinden yorumlayıp Türk edebiyatına katkı sunmuş isimlerdir. Ve onların arasında muhakkak Sait Faik’i de anmak gerekir. Nasıl ki Boğaz, Tanpınar’ın gözünde İstanbul’un bir incisiyse aynı şekilde Adalar da Sait Faik’in gözünde o kadar kıymetlidir.</p>
<p>Bir dostu Sait Faik’e : –<em>“Şu deniz kenarlarından, Rumlardan, balıkçılardan, talihsizliklerden kendini kurtarsana! </em>demişti. Sait:<em>-‘İstanbul’da yaşıyorum… Ve İstanbul bu saydıklarındır.” </em>cevabını vermiştir. <em>                                                                                                  </em></p>
<p>Sait Faik’e 1948 yılında siroz başlangıcı teşhisi konması hayatında bir dönüm noktası oluşturmuştur diyebiliriz. Daha doğrusu kaleminde… Güya yazar, yurt dışına tedavi olmak için gitmiştir. Ama yurt dışında hastalığını unutur. Hayat güzeldir, sokaklar cıvıl cıvıl. Hastalığı onu aylaklığından geri koymaz. Ama İstanbul’a döndükten uzun bir süre sonra hikâyeleri başka bir hal almaya başlar. Artık Semaver’deki gibi bir ölüm tasavvuru yoktur yazarın gözünde. “<em>Ali, birdenbire zayıflamak, birdenbire sa</em><em>ç</em><em>larını ağarmış g</em><em>ö</em><em>rmek, birdenbire belinde mü</em><em>thi</em><em>ş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra </em><em>ö</em><em>lüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi… Yalnız biraz soğuktu, o kadar…”</em></p>
<p>Dülger Balığı’nın Ölümü’yle daha dehşetengiz bir hal almıştır ölüm, yazarın gözünde. “<em>Birdenbire dehşetli bir ş</em><em>ey g</em><em>ö</em><em>rdüm: Balık tuhaf şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı</em><em>. Acaba bana m</em><em>ı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım. Kenarları süsleyen zarların oyunu </em><em>ç</em><em>abuklaşmağa, balık da, gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dülger Balığı’nın Ölümü”, yazarın “Alemdağda Var Bir Yılan” adlı kitabındaki öykülerden biridir. Özellikle bu kitabı, edebiyat tarihçilerince apayrı bir yere koyulur. Kimileri İkinci Yeni’nin ayak sesleri olarak nitelendirir. Bireyin sorunlarının ele alındığı bu kitapta artık Sait Faik yeni bir dil kullanır. İlk hikâyelerindeki yaşama sevinci, insana sevgi, emekçiye saygı, küçük mutluluklar yerini karamsarlığa ve umutsuzluğa bırakır. Belki bunda yazarın hastalığının ilerlemiş olmasının da bir payı var. Özellikle yukarıda paylaştığım Dülger Balığı hikâyesinde ve yazının devamında bahsedeceğim, Son Kuşlar adlı hikâyesinde yazar, artık küskün ve yalnızdır.</p>
<p>Hep hikâyelerinden bahsettik. Biraz da Sait Faik’in şair yanından bahsedelim. Semaver hikâyesinde de değindiği gibi. “…Sonra sesler, Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda aruzlar uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki Ali’miz biraz şairce idi.” Tek şiir kitabı olan ‘Şimdi Sevişme Vakti’ 1953 yılında çıktı.</p>
<p><em> </em></p>
<p>Sait Faik anılarında şiirleriyle ilgili, “<em>Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim  ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de b</em><em>ö</em><em>yle kabul edin.” </em>der.</p>
<p>Sahiden de Sait Faik‘in şiirlerinde, hikâyelerinde rastladığımız o dokuyu görürüz. Yine bize İstanbul’u, denizi, balıkçıları resmeder müthiş gözlem yeteneğiyle. Örnek teşkil etmesi açısından “Köprü” adlı şiirinden bir parça alıyorum.</p>
<p><em>Al yanaklı, beyaz, kalın şekerciler;</em></p>
<p><em>Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara</em></p>
<p><em>            Vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini</em></p>
<p><em>             Burada kaybeder, burada şairleşirler</em></p>
<p><em>………………………………………………..</em></p>
<p><em>Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış</em></p>
<p><em>Sa</em><em>ç</em><em>ları arkaya taranmış,</em></p>
<p><em>Bol elbiseli, altın bakışlı</em><em>, sar</em><em>ışın uzun bacaklı </em><em>adam</em></p>
<p><em>Kimdir biliyor musunuz?</em></p>
<p><em>Onu k</em><em>ö</em><em>prüden başka, bir de eski polisler tanır:</em></p>
<p><em>-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.</em></p>
<p>Yukarıda örnek teşkil eden şiirde de görüldüğü üzere Sait Faik’in şiirlerinde, ‘Garip’ şiirinin etkisi görülür. Zaten Orhan Veli, çok yakın arkadaşıdır. Bir bakıma beslendikleri kaynak birdir: Küçük, sıradan insanların dertleri, sevinçleri, aşkları, işsizlikleri…Ve her şeye rağmen ümitvâr oluşları…</p>
<p>Sait Faik’i özel kılan bir özelliğinden daha bahsetmek istiyorum.  1953’te ikinci Türk olarak, Amerika’daki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliği payesini almıştır. Mark Twain üyeliği ilk, Türk olarak Mustafa Kemal Atatürk’e verilmiştir. Aradan geçen bunca zamana rağmen başka hiçbir Türk, bu üyeliğe layık görülmemiştir. O günleri Sait Faik gayet mütevazı bir şekilde dile getirir: “<em>Bana Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten </em><em>ö</em><em>türü. Bir</em><em>ç</em><em>okları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğ</em><em>imi s</em><em>ö</em><em>ylememe ne hacet. Bu, üyelik verilmesi i</em><em>ç</em><em>in uydurulmuş nazik bir sebeptir, sanırım. Atatürk’ten sonra benim üye olmam ne büyük şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük </em><em>ç</em><em>ocu</em><em>ğu ile o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika’da bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci i</em><em>ç</em><em>in ne bulunmaz bir fırsattır…”</em></p>
<p>Sait Faik’in öyle bir özelliği daha var ki ona hangi ödülü versek bilemedim! Diyebiliriz ki Sait Faik, edebiyatımızdaki ilk çevreci yazardır. Zaten doğaya ve yaşama tutkusundan bunu anlayabiliriz. Tıpkı yakın arkadaşı Orhan Veli’nin dediği gibi:</p>
<p><em>“Deli eder insanı bu dünya</em></p>
<p><em>         Bu gece, bu yıldızlar, bu koku</em></p>
<p><em>         Bu tepeden tırnağa </em><em>ç</em><em>i</em><em>ç</em><em>ek a</em><em>ç</em><em>mış ağaç”</em></p>
<p>Yazar; doğaya, denize, kuşlara, ismini hikâyelerinden öğrendiğimiz balıklara âşıktır. Doğanın, gözlerinin önünde yıkımına seyirci kalamaz. Hikâyeleriyle tepki gösterir, dikkat çeker. Tıpkı “Son Kuşlar”da yaptığı gibi. Geçmişten gelen bir ses bizi uyarır sanki: “<em>Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde g</em><em>ö</em><em>kyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler g</em><em>ö</em><em>remeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeş</em><em>il sa</em><em>ç</em><em>larını da g</em><em>ö</em><em>remeyeceksiniz. Bizim i</em><em>ç</em><em>in de</em><em>ğil ama, </em><em>ç</em><em>ocuklar, sizin i</em><em>ç</em><em>in k</em><em>ö</em><em>tü olacak. Benden hikâyesi.”</em></p>
<p>Sait Faik, 1954’te sirozdan öldüğünde daha 48 yaşındaydı. Yakın arkadaşı Orhan Veli gibi ölüm, erken yakalamıştı onu. Sait Faik öldü ve bize, sadece kitaplarda rastladığımız cıvıl cıvıl, sanki elimizi uzatsak hissedeceğimiz sıcaklıkta bir İstanbul hatırası bıraktı.</p>
<p>Hazırlayan: Yasemin Kıranoğlu</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Kedi Kadar Yalnızım &#8211; Julio Cortazar ile Söyleşi</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/bu-kedi-kadar-yalnizim-julio-cortazar-ile-soylesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 16:32:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2742</guid>

					<description><![CDATA[“Bu kedi kadar yalnızım, çok daha yalnızım çünkü ben bunu biliyorum ama o bilmiyor.” Julio Cortazar Banfield’da kedilerle köpeklerin tatlı atışmalarına, muhabbet kuşlarının eşlik ettiği geniş bahçeli bir evde, babasının altı yaşındayken terk edişinin üzerine; annesi, kız kardeşleri ve teyzesi ile birlikte aynı evde büyüdü. Terk edilişinin avuntusunu satır aralarında arayan Cortazar, annesinin aşıladığı Jules [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong>“Bu kedi kadar yalnızım, çok daha yalnızım çünkü ben bunu biliyorum ama o bilmiyor.”</strong></em></p>
<p>Julio Cortazar Banfield’da kedilerle köpeklerin tatlı atışmalarına, muhabbet kuşlarının eşlik ettiği geniş bahçeli bir evde, babasının altı yaşındayken terk edişinin üzerine; annesi, kız kardeşleri ve teyzesi ile birlikte aynı evde büyüdü. Terk edilişinin avuntusunu satır aralarında arayan Cortazar, annesinin aşıladığı Jules Verne sevgisi ile sekiz yaşında yazım hayatına başladı.</p>
<p>Hayatı boyunca birçok sorunla baş etmek zorunda kalan Cortazar’ın en güç sorunu sağlığıyla ilgili yaşadığı, yetişkinlerde büyüme hormonu fazlalığına bağlı olarak gelişen bir hastalık olan akromegaliydi.  Hastalık Cortazar’ın durdurulamaz şekilde büyümesine sebep olurken, daha yavaş yaşlanmasına yol açıyordu. Bu nedenle 70 yaşında, son nefesini verdiğinde boyu 2,14 metre idi.</p>
<p>‘’Müzik beni zamanın dışına çıkarıyordu. Eğer gerçekten ne düşündüğümü bilmek istersen, sanırım müzik beni zamanın içine koyuyordu. Ama bu durumda şuna inanmak gerekiyor ki bu zamanın şeyle… Tabiri caizse bizimle hiçbir alakası yok.’’</p>
<p>Küba Devriminin yakın tanıklarından olan Cortazar için müziğin caz hali, muğlak yaşamdan gerçek bir kaçış yoluydu. Küçük burjuvanın bireyci sanrılarına fon olan cazın efsunlu enstrüman soloları, tekdüze bir melodi akışı içerisinde bile kulaklara içli bir çığlık olarak dolmuştu çoğu zaman. Üstelik gerçek bir enternasyonalist olan Cortazar devrimci ruhunu şu sözlerle betimler; “Çıplak ve yepyeni, gerçek olana, yaşanası olana yapışık / Yüz binlerce ağızdan yükselen” Kim bilir belki de caz da bulduğu bu çarpıcı hissiyat, içinde kopan devrimci fırtınanın bir yansımasıydı…</p>
<p>“Edebiyat soru sormak için, rahatsız etmek için, zekâmızı ve duyarlılığımızı gerçeğe ilişkin yeni bakış açılarına açmak için vardır.”</p>
<p>Kişisel hayatında yeknesak durumlardan haz etmeyen J. Cortazar, edebi yönüyle de bu özelliğini sürdürmeye devam etti. Fantastik olanın monotonluktan sıyrılarak, kendisine ayrı bir dünya bahşettiğini ve bu durumun hayal gücünün hamurunu oluşturduğunu savundu. İçinde bulunduğu bu vaziyetin büyüsünü şu şekilde ifade eder: ‘’ Kendim için yazmayı seviyorum ben. Bitirdiğimde haz anından sonra bir erkeğin yana kayışı gibi oluyor, hani uyku bastırır, ertesi gün bambaşka şeyler tıkırdatır pencerenizi… Yazmak bence bu!’’</p>
<p>Rüyasında gördüklerini kâğıt üzerinde somutlaştırarak, gerçeklerle iç içe geçen bir boyutta yaşamayı severdi daima. İlk ve en sevilen öykülerinden biri olan “House Taken Over” aslında gördüğü bir kâbustu. Ona ilham olan konular, genellikle insanların gündelik yaşamlarının içinde saklı duran, su yüzüne çıkarılmaya gerek duyulmayan; korkular, hüzünler, tutkular ve meraklardı. Dokunamadığınız, dokunmaktan kaygı duyduğunuz ne varsa, Cortazar’ın satır aralarında rastlamanız çok muhtemel bir durumdu. Çünkü onun için temel olan şey, gerçekliğin sarsıcı yüzünden başka bir şey değildi.</p>
<p>Verdiği bir röportajda çocukluğundan beri var olan yazım sürecinden şu şekilde söz eder; ‘’Sınıf arkadaşlarımın çoğunda fantastik duyusu yoktu. Her şeyi olduğu gibi kabulleniyorlardı… Bu bir bitkidir, şu bir koltuktur. Ama benim için, nesnelerin o tanımları yeterli değildi. Annem, ki hâlâ hayatta, hayal gücü kuvvetli bir kadındır; beni her zaman teşvik etti bu konuda. ‘Hayır, böyle olmaz; ciddi olmalısın,’ demek yerine hayal gücümü kullandığım için memnundu.’’</p>
<p>‘’İnsanı, besinini yakalamak için uzattığı yalancı ayaklarıyla bir amip gibi düşünüyorum da, kısa uzantılar var, uzunları var, devinimler, dönmeler gerisin geri kıvrılmalar. Bir gün gelir yerleşik biçimi alır (olgunluk buna derler, olmuş insan). Bir yönde fazlaca ileri gider ama öte yanda, iki adım ötesindeki lambayı görmez.’’</p>
<p>Hayatının hangi anında olursa olsun, iki adım ötesindeki lambayı görebilenler bu dünyada iz bırakmıştır hiç kuşkusuz. Kan kanseri olması sebebiyle hayatını kaybeden Julıo Cortazar hakkında Pablo Neruda, Cortazar edebiyatından şöyle bahseder; “Hiçbir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi bir şeydir.”</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEÀN HEMINGWAY ile Röportaj</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/sean-hemingway-ile-roportaj/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 20:03:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2569</guid>

					<description><![CDATA[ERNEST HEMINGWAY’IN TORUNU SEÀN HEMINGWAY ILE YAZARIN ARŞIVINDEN DAHA ÖNCE YAYIMLANMAMIŞ BIR ÖYKÜSÜ ÜZERINE RÖPORTAJ Bu haftaki sayımızda çıkan “Pursuit of Happiness” adlı öykü Ernest Hemingway’in Scribner Yayınevi tarafından bu yıl yayımlanacak olan “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabının yeni baskısına dahil edilecek. Bize bu öykünün neden hiç yayımlanmadığını ve nasıl keşfedildiğini (ya da yeniden keşfedildiğini) [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ERNEST HEMINGWAY’IN TORUNU SE</strong><strong>À</strong><strong>N HEMINGWAY ILE YAZARIN AR</strong><strong>ŞIVINDEN DAHA ÖNCE YAYIMLANMAMIŞ BIR ÖYKÜSÜ ÜZERINE RÖPORTAJ</strong></p>
<p><strong><em>Bu haftaki sayımızda çıkan “Pursuit of Happiness” adlı öykü Ernest Hemingway’in Scribner Yayınevi tarafından bu yıl yayımlanacak olan “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabının yeni baskısına dahil edilecek. Bize bu öykünün neden hiç yayımlanmadığını ve nasıl keşfedildiğini (ya da yeniden keşfedildiğini) anlatır mısınız?</em></strong></p>
<p>Öykü Boston’da bulunan John F. Kennedy Kütüphanesi ve Müzesindeki Ernest Hemingway Koleksiyonunun bir parçasıdır. Bu koleksiyon büyükbabamın müsveddeleri ve yazılarını içeren en önemli kaynak havuzudur. “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabının yeni Hemingway Kitaplığı baskısını hazırlarken, bu zengin arşivdeki müsveddeleri, mektupları ve fotoğrafları, büyükbabamın teknesi Pilar’ın balık avı günlüklerini ve Kennedy Kütüphanesindeki diğer malzemeyi metin arşivcisi Stacey Chandler ve meslektaşlarının yardımıyla titizlikle inceledim. Öykü daktilo ile yazılmış ve Hemingway’in eliyle yaptığı düzeltmelerin bulunduğu tek bir müsvedde halindeydi. Şaşırdım ve heyecanlandım ve bunun yeni baskıya harika bir ilave olacağını düşündüm. Müsveddenin diğer bir kopyası Princeton Üniversitesindeki Scribner Arşivinde bulunuyor. Büyükbabam hakkında önemli bir biyografi yazmış olan Carlos Baker’ın yazıları arasından çıkmış. Baker’ın bunu ne zaman elde ettiğine ve bunun Hemingway’in ölümünden sonra mı olduğuna dair bir bilgi yok, ama ben bunun onun ölümünden sonra gerçekleşmiş olduğu kanısındayım. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili birkaç otobiyografik öyküyle birlikte yayımlanmamış olan az sayıdaki Hemingway öykülerinden biri. Neden bu kadar az ilgi çektiğini anlayamıyorum; bu öykü büyükbabamın kişisel yazıları içinde bulunan yayımlanmamış malzemeler arasında bir mücevher.</p>
<p><em><strong>Bu otobiyografik bir öykü: anlatıcıdan “Ernest” ve “Hemingway” diye bahsediliyor ve bu kişi “Bay Josie” – Hemingway’in Küba’da birlikte balık tuttuğu arkadaşı Joe Russel için kullandığı hitap – ve onun ikinci kaptanı Carlos Guttiérez ile bir balık avına çıkıyor. Size, bu öykünün kurmaca olduğunu ve anı olmadığını düşündüren nedir?</strong></em></p>
<p>Aslında bunu kurmaca ya da kurmaca-dışı olarak sınıflandırmakta güçlük çekiyorum, çünkü öykünün çoğu otobiyografik, ama bunun kurmaca olduğunu düşünmeyi tercih ediyorum. Ustalıkla işlenmiş ve okunduğunda kısa bir kurmaca eser olduğu hissini veriyor. Büyükbabamın kurmaca olarak adlandırdığı “Paris bir Şenliktir” adlı anıları için yazdığı gibi kurmaca bir eser gerçek olaylara ışık tutabilir.</p>
<p><em> </em></p>
<p><em><strong>Sizce bu öykünün ne kadarı kurmaca? Hemingway’in başından geçen belli bir olayı – oltaya dev bir kılıçbalığının yakalanmasını ve kurtulmasını – mı temel alıyor?</strong></em></p>
<p>Öykünün 1933 yazındaki belli bir balık avı gezisinden esinlendiği gayet mümkün, ama benim görüşüme göre daha çok birkaç farklı deneyimden birden esinleniyor gibi ve yazar da öyküyü geliştirmek için buna bazı kurmaca unsurlar eklemiş.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>Öykünün arka fonunda Havana’daki siyasi kargaşa var. Mr. Josie Küba polisiyle birkaç tartışma yaşar – ilkinde polislerden biri Hemingway ile onun tuttuğu balığı almaya çalışır ve bir diğerinde de “şu özel Machado polislerinden birisi” bir barda kavga çıkarır. Gerardo Machado’nun rejimi hikâyenin geçtiği günlerden birkaç ay sonra çöktü. Sizce bu siyasi ortam Hemingway için ne kadar önemliydi?</em> </strong></p>
<p>Hemingway 1933 yazının Küba’sında bol miktarda tatsızlığa şahit olmuştu, bunların içinde isyanlar ve Machado rejimini sokaklarda protesto eden genç eylemcilerin üzerine ateş açılması da vardı. Bence siyasi kargaşa öykünün odağı değil ama karadaki yaşamla denizde kılıçbalığı avlamanın keyfi arasındaki tezat tekrar tekrar vurgulanıyor. Yakaladıkları balığı yerel sakinlere bedava dağıtmaları balık avı tutkularına bir amaç katıyor, özellikle de zorluklar yaşanan o yaz boyunca.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>Hikâye 1933’te geçiyor, ama bunun yıllar sonra yazıldığını düşünüyorsunuz. Acaba Hemingway’in ellilerin başlarında yazdığı “Yaşlı Adam ve Deniz” öyküsünün öncesine kadar mı gidiyor ya da acaba bir şekilde bu kısa romanın notları olarak kabul edilebilir mi, ne dersiniz?</em></strong></p>
<p>Hikâyenin içindeki bazı öğeler Hemingway’in bunu yılar sonra yazdığını açıkça gösteriyor. Tam tarihini tespit etmek zor ve bana kalırsa 1936 ile “Yaşlı Adam ve Deniz” filmi üzerine çalıştığı 1956 yılları arasındaki bir yerlerde yazılmış olmalı. Ben kısa romanının notları olarak görmüyorum ama bence oldukça iyi bir eşlik parçası, çünkü yine çok büyük bir kılıçbalığının tutulması ile ilgili ve bu işe kalkışmanın ne kadar zor olduğunu farklı yönlerden gösteriyor, elinizde modern olta takımları, altınızda motorlu bir tekne ve yanınızda birkaç tecrübeli balıkçı olsa bile.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>Öykünün başlığını amcanız Patrick Hemingway seçmiş. (Bu başlık) Nereden kaynaklıyor?</em></strong></p>
<p>Öykünün müsveddesinde  herhangi bir başlık yok. Başlığı Ernest Hemingway’in ikinci oğlu olan amcam Patrick seçti; bu büyükbabamın “Afrika’nın Yeşil Tepeleri” kitabının bölümlerinden birinin başlığı. Hemingway, bu hikâyenin geçtiği günlerin üzerinden çok geçmeden, 1933-34 kışında Afrika’da çıktığı safariyi kurmaca-dışı anlattığı bu kitabını dört bölüme ayırmıştı. “Pursuit of Happiness” kitabın son ve en can alıcı bölümü. Hemingway dördüncü bölümün başlığını Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesinde yer alan ünlü “Yaşam, Özgürlük ve Pursuit of Happiness” sözlerinden türetmiş. Bence yayımlanmamış bu öykü için de çok uygun bir başlık, çünkü yalnızca kocaman bir kılıçbalığını tutmak ve kaçırmak hakkında değil – aynı “Yaşlı Adam ve Deniz” öyküsünün de yalnızca kocaman bir kılıçbalığı yakalamak ve onu köpekbalıklarına kaptırmak hakkında olmadığı gibi. Bu balık tutmanın keyfi ve getirdiği mutluluk hakkında.</p>
<p><strong>Not:</strong> Röportajı yapan Deborah Treisman New Yorker dergisinin kurmaca edebiyat editörü ve Fiction Podcast’ın sunucusudur.</p>
<p><strong>Çeviri:</strong> Çağatay Ünaltay</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hiç Kimse Sıradan Olmak İstemez!</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/hic-kimse-siradan-olmak-istemez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2020 20:01:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://parisyayinlari.com/?p=2566</guid>

					<description><![CDATA[Eğer bir tezi tanımlamayı ihmal edersek, o tez iki ayağı kesilmiş bir albay gibidir. Etrafta zar zor topallaya topallaya gezinen bir tez de insana pek ciddi bir hava vermeyecektir. Tanımlamak ise özetlemek demektir. Öyleyse o zaman biz de özetleyelim. Buyrun işte, Balzac’tan “zarif yaşam”ın ne olduğu hakkındaki görüşlere: Zarif bir yaşam; — görünür ve maddi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer bir tezi tanımlamayı ihmal edersek, o tez iki ayağı kesilmiş bir albay gibidir. Etrafta zar zor topallaya topallaya gezinen bir tez de insana pek ciddi bir hava vermeyecektir. Tanımlamak ise özetlemek demektir. Öyleyse o zaman biz de özetleyelim.</p>
<p>Buyrun işte, Balzac’tan “zarif yaşam”ın ne olduğu hakkındaki görüşlere:</p>
<p>Zarif bir yaşam;</p>
<p>— görünür ve maddi yaşamın mükemmelleştirilmesidir,</p>
<p>— akıllı bir insanın gelirini harcama sanatıdır,</p>
<p>— her şeyi tıpkı herkes gibi yapıyor görünürken, bize hiçbir şeyi onlar gibi yapmamayı öğreten bir bilimdir,</p>
<p>— bize ait ve bizi çevreleyen her şeyde zarafetin ve gustonun gelişimidir,</p>
<p>— kişinin servetiyle kendini nasıl onurlandıracağını bilmesidir,</p>
<p>— asaletin nesnelere aktarımıdır,</p>
<p>— çalışkanlık ilkelerinin verimli kılınmasıdır,</p>
<p>— zarif bir yaşam sürmek için zengin doğmak ya da zengin olmak yeterli değildir: Hissetmek gerekir,</p>
<p>— zarafet, bir duygudan daha az sanat ise de aynı zamanda içgüdü ve alışkanlıkların sonucudur da,</p>
<p>— kişi zarif bir yaşam sürmek için en azından retorik olarak üzerinde çalışmış olmalıdır,</p>
<p>— satıcılar, işadamları ve beşeri bilimleri öğretenler zarif yaşamın kapsamı dışındadır,</p>
<p>— Paris’i sık sık ziyaret etmeyen bir kişi tam olarak asla zarif olmayacaktır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuşma, yürüme, görgü; bunlar doğrudan bir insanın eylemleridir ve zarafet kanunlarına tabidirler. Masa, atlar, insanlar, arabalar, mobilyalar, evlerin bakımı: Bunlar deyim yerindeyse sadece gövdedir, yani şöyle demek lazım, dolaylı olarak bireye bağlıdırlar. Bizden türeyen her şeyi işaretleriz, onun için var oluşun bu aksesuarları zarafet özelliklerini taşısa da sanki düşünce merkezinden çıkarılmış gibi görünürler. Ve bunların geniş kapsamlı bir zarafet teorisinde sadece ikinci sırada yer tutması gerekir.</p>
<p>İnsan yürümeden, konuşmadan, harekete geçmeden ve yemek yemeden önce giyinir. Modaya, davranışlara ve konuşmaya ve benzeri şeylere ait eylemler her zaman kıyafetlerimizin bir sonucudur. Hayranlık uyandıran bir gözlemci olan Sterne, tüm nüktedanlığıyla, tıraşlı birinin sakallı biriyle aynı fikirde olmadığını öne sürmüştü. Hepimiz kıyafetlerin etkisi altındayız. Giyinmiş olan sanatçı çalışmayı bırakıyor. Bir kadın güne başladığı sabahlık ile akşam gideceği balo için süslenmesinin arasında birçok kıyafet değiştiriyor: Yani sizler bu ikisinin birbirinden tamamen farklı kadınlar olduğunu söyleyebilirsiniz…</p>
<p>Sanatçı her zaman mükemmeldir. Kendine ait bir zarafeti ve hayatı vardır; çünkü onunla ilgili her şey onun zekasını ve yüceliğini yansıtır. Ne kadar sanatçı varsa o kadar da yeni fikirlerle karakterize edilen hayat vardır. Onlar zorunlu bir modaya tabi tutulamazlar: Çünkü bu kontrol edilemez varlıklar istedikleri zaman her şey moda olabilir. Eğer yığınlarca parası varsa bile bu sadece onları tahvil etmek içindir.</p>
<p>Bir sanatçı istediği gibi yaşar ya da yapabildiği gibi…</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Yalan Dünyada Yaşamlarımızı Ölümlerimizle Koruyoruz</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/bu-yalan-dunyada-yasamlarimizi-olumlerimizle-koruyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 13:50:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://parisyayinlari.com/?p=2404</guid>

					<description><![CDATA[Hayali sınırlarla bölünmüş dünyada her ruhun göçebe, her bedenin bir hapishane olduğunu hatırlamak gerekir bazen. Bu hapishanede edebiyat yol göstericidir. Hem bir teselli hem de ilham kaynağıdır. Azareen Van Der Vliet Oloomi’nin yazmış olduğu “Bana Zebra Deyin”, hayatı edebi bir çerçeveye oturtmak isteyen sürgünde bir ruhun hikâyesi.  Kitap, ailenin tek çocuğu Bibi Abbas Abbas Hüseyni’nin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Hayali sınırlarla bölünmüş dünyada her ruhun göçebe, her bedenin bir hapishane olduğunu hatırlamak gerekir bazen. Bu hapishanede edebiyat yol göstericidir. Hem bir teselli hem de ilham kaynağıdır. Azareen Van Der Vliet Oloomi’nin yazmış olduğu “Bana Zebra Deyin”, hayatı edebi bir çerçeveye oturtmak isteyen sürgünde bir ruhun hikâyesi.</strong> </em></p>
<p><em> </em>Kitap, ailenin tek çocuğu Bibi Abbas Abbas Hüseyni’nin -nam-ı diğer Zebra- ailesiyle İslam Devrimi’nden sonra İran’dan kaçışlarının öyküsünü anlatmasıyla başlıyor. Bu zorunlu sürgün sırasında annesini kaybeden Zebra, babasıyla birlikte uzun bir yolculuğa çıkıyor. Rotalarında o dönemde Franco’nun zulmünden yeni kurtulmuş İspanya var. Ancak burada da aradıklarını bulamayınca Amerika’nın yolunu tutuyorlar. Yıllar sonra babasını kaybettiğinde edebi bir aydınlanmaya ulaşan ve ülkesinden çok uzakta bir başına kalan kahramanımız sürgün rotalarını gerisin geri giderek “Büyük Sürgün Turu” adını verdiği hac yolculuğuna çıkma kararı alıyor. Bu yolculukta kendi keşfettiği edebiyat matrisinin koridorlarında gezerken bizi kâh gülümsetmeyi kâh duygulandırmayı başarıyor. Metinlerarasılığın sırlarını dünyaya açmayı hedefleyen Zebra, Don Kişotvari kişiliğiyle edebi zırhını takınarak hayalle gerçek arasında ince bir çizgi üzerinde geziniyor roman boyunca. Hüseyni ailesinin sembolü üç A’yı (Anarşistler, Ateistler ve “Autodidaktlar”) dövme olarak vücudunda taşıyan kahramanımız tek dayanağını edebiyat olarak belirtse de yolculuğunun ilk durağı Barselona’da karşısına çıkan Ludovico Bembo, kadının hayatını derinden sarsıyor. Başta adam, kadının ulvi amaçları önünde bir heykel gibi dikilmişken zamanla aralarındaki fırtınalı ilişki Büyük Sürgün Turunda önemli bir mihenk taşı haline geliyor.</p>
<p>“Bu yalan dünyada yaşamlarımızı ölümlerimizle koruyoruz.” Roman boyunca baş kahramanın sık sık tekrar ettiği bu söz Hüseyni’lerin aile düsturuna ait. Sürekli tekerrür eden acımasız tarihin gölgesinde savaşın, ölümlerin ve göçün bir türlü sonunun gelmediğini düşünürsek pek doğru bir söz. Bir kez insan doğduğu topraklardan göçüp gittiğinde elinde olan tek şeye tutunur: hayatına. Babasının küçük yaşta edebiyatın kollarında büyüttüğü ve sahiplik eklerini kullanmaktan bile imtina edip “evlat” diye seslendiği Zebra’nın sahip olduğu tek şey de hayatı aslında. Çünkü artık geri dönse bile bıraktığı şekliyle bulamayacak vatanını. Bu yüzden o ebedi bir sürgüne mahkum. Hurma ve okaliptüs ağaçlarından çok uzakta dışlandığı, anlaşılmadığı topraklarda edebiyata sığınmış bir haymatlos o. Yersiz yurtsuz bir kadın. Attığı her adımda yersiz yurtsuzluğu iliklerine kadar hissederken yalnızlığını büyük yazarların, hayatı onun gibi sürgünde geçen yazarların metinlerinde gideriyor. Nietzsche’yi andıran bıyıklara sahip babasının özümsediği ruhu başlardaki yol göstericiliğini, Ludo’nun etkisi altında zamanla yitiriyor. Yazar, Nietzsche ve Salvador Dali arasındaki fikir ayrımını, bıyık üzerinden simgeleştirerek anlatıyor. Dali’nin sürrealist protest çocuksuluğuna karşın Nietszche’nin nihilizminin somutlaştırıcı gerçekçiliği sık sık vurgulanırken Zebra karakteri bu iki büyük isim arasında bir sentez gibi önümüze sunulmuş. Bu denklemde Ludo ise Zebra’nın karşısına çıkan ikinci bir antitezi işaret ediyor. Kısacası babasının onun için küçüklüğünden beri edebiyatın izinde inşa ettiği dünya Ludo’nun hayatına girmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor.</p>
<p>Renkli bir dille yazılmış kitap yazarın tüm maharetlerini ortaya koyduğunun canlı bir kanıtı aslında.   Her ne kadar bir çırpıda okunacak kadar akıcı bir dile sahip olsa da bir okur olarak ben tadını çıkara çıkara okumayı tercih ettim. Çünkü bazı kitaplar, yalnız fikirsel üstünlüğüyle değil verdiği estetik zevkle de biraz yavaşlamayı ve hayatın hızlı temposundan çıkarak bambaşka dünyalara sürüklemeyi başarır sizi. Üstelik “Bana Zebra Deyin”in metaforlarla dolu soyut anlatımı insanı içine çekerken bir yapboz gibi tane tane çözümlenmeyi bekliyor. Albert Camus bir kitabında der ki “Ne Faust,ne de Don Kişot birbirini yenmek için yaratılmamışlardır. Sanat dünyaya kötülük etmek için icat edilmemiştir.” Yazarın amacı kötülük etmek değil elbette fakat Oloomi’nin empati fazlalığıyla lanetlemiş olduğu karakteri Zebra dünyanın bütün sürgündekileri için acı çekerken söylemlerin acılığı içinize işleyecektir. Doğu kökenli bir yazarın Batı felsefesine ve kültürüne dair tespitlerine kimi zaman katılabilir kimi zaman karşı çıkabilirsiniz. Bu yazarın tespitlerini ifade edişindeki güzelliğe leke sürmez. Kitaptaki kendine has mizah anlayışı ise yazarın üslubunun rengine renk katıyor. “Bizarre” denilebilecek kadar tuhaf ve karmaşık kurgu dalga dalga hissediliyorken tek yapmanız gereken kendinizi denizin serin sularına bırakmak. Kitap sizi yıkayacak ve son sayfaya geldiğinizde belki bambaşka bir insan olmayacaksınız ama yenilenmiş hissedeceksiniz. Edebiyatın böyle bir gücü de vardır.</p>
<p>Bu gücün geldiği yeri anlamak biraz zor olabilir çünkü bugün bir haritalar, taklitler dünyasında yaşıyoruz. Dünyanın bir ucunda savaş yüzünden veyahut açlıktan ölen insanlar varken dünyanın öte yanında obeziteden ölen insanlar var. Oysa dünyanın globalleştiği söyleniyor. Aradaki bu uçurum farkını açıklayacak tek bir şey mevcut: Bir simülasyon dünyasında yaşıyoruz. Kitap yazarın dünyanın bir ucunda kalan ülkesi İran için yaktığı bir ağıt. Bu ağıt içinde bulunduğumuz simülasyon dünyasında gerçekliği yeniden canlandırmak için edebi bir düşün içerisinde yaşayan Zebra’nın haritasını çiziyor. Zebra ise üzerine edebiyat zırhını kuşanarak bu taklitler dünyasındaki gerçeğin taklidi yel değirmenlerine savaş açmış bir Don Kişot. Tıpkı romanda bahsedildiği gibi “edebiyatın kahince doğası gereği” rastgele bir sayfa açıp önüme geleni okuyorum. Karşıma Jose Luis Borges’ten bir alıntı çıkıyor haritacılık sanatı üzerine. Borges’e ait bu  masalda ölçüsüz haritaların zamanla yetersiz kalmasıyla imparatorluğun boyutlarına denk bir haritanın yapılmasından bahsediyor. Fakat bu uçsuz bucaksız haritanın yararsızlığı görüldüğünde harita dağda çayırda çürümeye bırakılıyor. Haritaya ait bu yıkıntılar hakkında Jean Baudrillard <em>Simulakrlar ve Simülasyon</em> kitabında şöyle der: “Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize, <em>Çö</em><em>le d</em><em>ö</em><em>nüşmüş bir ger</em><em>ç</em><em>eğe ait olacaklardır.</em>” Baudrillard’a göre her ne kadar gerçek bir daha geri dönülemez şekilde kaybedilmiş olsa da bence simülasyonun içinden sıyrılmak için “Bana Zebra Deyin” gibi kitaplar rehber olabilir.</p>
<p>Hazırlayan: Vuslat Saçkesen</p>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DOSTOYEVSKİ &#8211; AFORİZMALAR</title>
		<link>https://parisyayinlari.com/duyurular/dostoyevski-aforizmalar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paris]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 12:48:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://parisyayinlari.com/?p=2371</guid>

					<description><![CDATA[Her şey insanın elinde, ama sırf bu korkaklığı yüzünden kaçırıyor fırsatları… gerçek bu işte… İnsanlar en çok neden korkarlar acaba? En çok korktukları ilk adımı atmak, ilk sözü sö Küçük ayrıntılar, küçük ayrıntılar çok önemli! Her zaman her işi bozan bu ayrıntılardır. Kimi zaman hiç tanımadığımız bir insanla karşılarışırız, ilk bakışta içimizde bir ilgi duyarız [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li>Her şey insanın elinde, ama sırf bu korkaklığı yüzünden kaçırıyor fırsatları… gerçek bu işte… İnsanlar en çok neden korkarlar acaba? En çok korktukları ilk adımı atmak, ilk sözü sö</li>
<li>Küçük ayrıntılar, küçük ayrıntılar çok önemli! Her zaman her işi bozan bu ayrıntılardır.</li>
<li>Kimi zaman hiç tanımadığımız bir insanla karşılarışırız, ilk bakışta içimizde bir ilgi duyarız ona karşı. Tek sözcük konuşmadan, bir anda olur bu.</li>
<li>Suç sosyal düzenin bozukluğuna bir başkaldırıdır.</li>
<li>Canlılık ister yaşayan insan, mekanik yasalara boyun eğmez, kuşkucudur, gericidir!</li>
<li>Yalnız kuru bir mantıkla aşamazsınız doğayı! Mantık üç beş olayı çözebilir ancak, oysa doğada milyonlarcası var…</li>
<li>Geniş bilinç ile derin yürek için acı da, üzüntü de her zaman zorunludur.</li>
<li>Kurnaz insanların basit şeylerde kendilerini ele vermeleri daha kolaydır. İnsan ne denli kurnazsa, basit konularda tuzağa düşeceğinden o denli az kuşku eder. En kurnaz bir insanı en basit şeylerde avlamaya çalışmalısın.</li>
<li>Bildiğiniz gibi, mantık tutkuların etkisindedir her zaman.</li>
<li>Ahlaksızlık dediğiniz şeyde hiç değilse, doğanın verdiği sürekli, temel bir şey vardır. İnsan hayaline yatkın olmayan, kanımızda saklı korlarla uzun yıllar sürekli tutuşturulan, belki ömür boyu söndürülemeyecek bir şey…</li>
<li>Karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın. Bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin haberinin olmadığı gizli bir nokta vardır her zaman.</li>
<li>Kendini aldatmayı en iyi beceren insan en mutlu insandır.</li>
<li>Halk sarhoş, durmadan içiyor, okumuş gençler işsiz güçsüz, olamayacak şeylerin düşleriyle, hayalleriyle yanıp tutuşuyor…</li>
<li>İngilizler tuhaftır, öylesine ciddi insanlar olmalarına karşın, kendileri için neler söyleneceğine aldırış etmezler, rahat davranırlar.</li>
<li>İnsanlar ikiye ayrılır: “Olağan insanlar”, “olağanüstü insanlar”. Olağan insanlar söz dinlemek zorundadırlar, yasaları çiğnemeye hakları yoktur. Öte yandan olağanüstü insanlar her türlü suçu işleyebilir, yasaları çiğneyebilirler.</li>
</ul>

    <div class="xs_social_share_widget xs_share_url after_content 		main_content  wslu-style-1 wslu-share-box-shaped wslu-fill-colored wslu-none wslu-share-horizontal wslu-theme-font-no wslu-main_content">

		
        <ul>
			        </ul>
    </div> 
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
